Depresyon tedavisinin süresi, depresyonun tipi, şiddeti, hastanın bireysel özellikleri, tedaviye uyum düzeyi ve kullanılan tedavi yöntemine göre değişiklik gösterebilir. Psikiyatri literatüründe depresyon tedavisi genellikle üç ana aşamada değerlendirilir: akut tedavi, devam tedavisi ve idame tedavisi. Bu aşamaların her biri, hastanın iyileşme sürecinde farklı hedefler içerir ve tedavi süresi bu aşamalara göre belirlenir.
1. Akut tedavi aşaması
Hedef: Depresyonun şiddetli semptomlarını hafifletmek ve hastayı işlevselliğine kavuşturmak.
Süre: Genellikle 6-12 hafta.
Akut tedavi aşaması, hastanın depresif semptomlarının en yoğun olduğu ve işlevselliğinin en fazla bozulduğu dönemdir. Bu dönemde tedaviye başlanır ve amaç, semptomların kısa sürede hafiflemesini sağlamaktır.
Tedavi seçenekleri arasında antidepresan ilaçlar (örneğin, seçici serotonin geri alım inhibitörleri (SSRI’lar) veya serotonin-norepinefrin geri alım inhibitörleri (SNRI’lar)), bilişsel davranışçı terapi (BDT), interpersonal terapi (IPT) ve diğer kanıta dayalı psikoterapiler bulunur.
Akut dönemde tedaviye yanıt veren hastaların çoğu, bu sürecin sonunda depresif semptomlarında belirgin bir azalma yaşar. Ancak, tedaviye yanıt verme hızı ve derecesi bireysel farklılıklar gösterebilir. Bazı hastalarda iyileşme birkaç hafta içinde başlarken, diğerlerinde bu süre uzayabilir.
2. Devam tedavi aşaması
Hedef: Semptomların tekrar etmesini önlemek ve tam iyileşmeyi desteklemek.
Süre: Genellikle 4-9 ay.
Bu aşama, depresyon semptomları büyük ölçüde azaldıktan sonra başlar. Amaç, hastanın yeniden depresyon belirtileri yaşamasını engellemek ve tam fonksiyonel iyileşme sağlamaktır.
Tedavinin bu aşamasında, hastanın hali hazırda aldığı ilaç tedavisi veya psikoterapi sürdürülür. Bazı durumlarda, tedavi sürecine aile terapisi veya destekleyici terapi gibi ek tedavi yöntemleri dahil edilebilir.
Devam tedavisi aşaması, depresyonun yeniden alevlenme riskini azaltmak ve hastanın sosyal ve mesleki işlevselliğini geri kazanmasına yardımcı olmak için kritik öneme sahiptir.
3. İdame tedavi aşaması
Hedef: Tekrarlayan depresyon riskini en aza indirmek ve uzun vadeli iyileşme sağlamak.
Süre: 1 yıl veya daha uzun, hatta bazı durumlarda yıllarca sürebilir.
İdame tedavisi, özellikle tekrarlayan depresyon öyküsü olan, şiddetli depresyon geçmişi bulunan veya intihar riski yüksek olan hastalar için önerilir. Tekrarlayan depresyon epizodları olan kişilerde, tedavinin kesilmesi semptomların geri dönme riskini artırabilir.
Bu aşamada kullanılan ilaç tedavisi genellikle devam aşamasındaki ile aynıdır, ancak doz ve tedavi süresi hastanın bireysel ihtiyaçlarına göre ayarlanır. Aynı zamanda psikoterapiler de idame tedavisinde devam ettirilebilir.
Literatürde, depresyonun nüks etme riskinin yüksek olduğu kişilerde en az iki yıl süreyle idame tedavisinin sürdürülmesinin, hastaların uzun vadeli iyileşmesinde etkili olduğu belirtilmektedir (APA, 2013).
Diğer faktörler ve tedavi süresini etkileyen unsurlar
Tedaviye Yanıt: Hastanın tedaviye verdiği yanıtın süresi ve kalitesi, tedavi süresini doğrudan etkiler. Bazı hastalar tedaviye hızlı yanıt verirken, bazıları için semptomların düzelmesi daha uzun sürebilir.
Tedaviye Uyumluluk: Hastanın ilaçlarını düzenli kullanması, psikoterapi seanslarına katılımı ve sağlıklı yaşam tarzı değişikliklerini benimsemesi de iyileşme sürecini hızlandırabilir.
Eşlik Eden Psikiyatrik Bozukluklar: Anksiyete bozuklukları, bipolar bozukluk veya madde kullanımı gibi eşlik eden durumlar tedavi süresini ve yöntemlerini değiştirebilir. Bu durumlarda, depresyon tedavisi karmaşık hale gelebilir ve daha uzun süreli bir planlama gerekebilir.
Psikososyal Faktörler: Aile desteği, sosyal çevre, iş ve finansal durum gibi psikososyal etkenler de tedavi sürecinin başarısını ve süresini etkileyebilir.
Sonuç
Depresyon tedavisinin süresi kişisel ve klinik faktörlere bağlı olarak değişiklik gösterir. Akut tedavi genellikle 6-12 hafta sürerken, devam ve idame tedavisiyle birlikte tedavi süresi aylarca hatta yıllarca uzayabilir. Depresyonun tekrarlamasını önlemek ve tam iyileşmeyi sağlamak için tedavinin doktor gözetiminde, dikkatle planlanması önemlidir.
Bu yazıda, kadınlar neden aldatır, sorusunu psikolojik bir perspektiften ele alıyoruz.
Severek başlayan mutlu bir romantik ilişki hiç beklenmedik şekilde eşler arası çatışmayla karşılaşmakta ve aldatmayla sonlanabilmektedir. İlişkinin mükemmel derecede iyi başlaması mükemmel devam edeceğine yönelik beklenti oluşturmaktadır. Beklentiler ne yazık ki her zaman olumlu sonuçlanmamaktadır. Saygı ve sevgi dolu eşler ilişkinin bir noktasında bambaşka kişiler haline gelebilmekte, birbirlerine karşı ilişkinin başında olduğundan çok daha duygusuz, acımasız tutumlar sergileyebilmektedir.
İlişkinin başında görülen kusursuz uyum, eşler arası sağlıklı iletişim, eşlerin birbirlerine gösterdikleri sevgi ve sıcaklık sanki hiç olmamış gibi birbirlerini anlamayan ve anlaşamayan iki yabancı haline gelebilirler. İlişkinin böyle bir duruma gelmesinin sebebi olarak da eşler genellikle karşı tarafı suçlama ve kendini aklama eğilimi göstermektedir. Çoğu zaman gerçek sorunlar konuşulmaz ve sağlıklı iletişim kurulamaz.
Gerçekten ilişkinin neden bozulduğu, kimin bunda ne kadar payı olduğu sorulan sorular arasında yer almamaktadır. Giderek birbirinden uzaklaşan ve kopma noktasına gelen eşler sorunu çözmek yerine üstünü örterek dikkatlerini dışarıya yöneltebilmektedir. Çoğu zaman kendileri gibi ilişkilerinde sorun yaşayan veya bekâr arkadaşlarıyla zaman geçirerek eski mutluluklarına ulaşmaya çalışırlar. Kendi ilişkisinden uzaklaşarak yeni bir heyecan arayan kişi farklı insanlarla tanışır ve hatta eşini bu insanlarla tek gecelik veya sürekli olarak aldatabilir. Eşler arası aldatma konusunda akla ilk başta erkeklerin kadınları aldatması gelmektedir. Bu durumda toplumsal normların, kültürün ve toplumsal cinsiyet rollerinin etkisi olmaktadır. Ancak modern dünyada her şey artık farklılaşmakta olup giderek ekonomik açıdan bağımsızlık kazanan ve haklarını tanıyan kadınlar erkeklerle her konuda eşit konuma gelmektedir.
Aldatma kavramı
Aldatma, geçmişten günümüze evlilikler ve yakın ilişkiler için büyük bir problem olarak karşımıza çıkmaktadır. Geçmiş yıllarda daha az görülen aldatma davranışı, teknolojinin gelişip internetin hayatımıza girmesiyle, son yıllarda oldukça hız kazandı.
Akıllı telefonlar ve sonsuz uyaranlar zincirine sahip internetle her bireyin kendine ait özel bir dünyası oluşmaya başladı. Karşı cinsle iletişim sorunu yaşayan kişiler, internet üzerinden çok daha kolay iletişim kurmakta ve çok fazla kişiye ulaşma imkânına sahip olmaya başlamışlardır.
Evliliklerde veya ilişkilerde eşleri birbirine bağlayan en önemli etken sadakattir. Eşler, evlenirken her konuda birbirlerine sadık kalacaklarına dair söz verirler. Ancak evliliklerde, sadakati ortadan kaldıran veya zayıflatan durumlar yaşanabilir. Sadakatsizlik, mevcut birliktelik dışında olan kişilerle yaşanan duygusal veya fiziksel ilişki sonucu, mevcut birlikteliğin beklentilerinin çiğnenmesidir. Aldatma ise, sadakatsizlik sonucu ortaya çıkan ve dürüstlük sınırları dışında kalan söylem ve davranışlardır.
Aldatma ve sadakatsizlik eş anlamlı değildir. Sadakatsizlik bir seçimken, aldatma bu seçim sonucu ortaya çıkan ve kaçınılmaz olan bir sonuçtur. Aldatmanın nedenlerine bakıldığında oldukça karmaşık bir yapı karşımıza çıkmaktadır. Genel olarak sık karşılaşılan aldatma nedenleri şunlardır:
Evlilik ilişkisinin nasıl olduğu aldatma konusunda önemli bir yer tutmaktadır. Evlilikten alınan düşük doyum ya da cinsel ve duygusal ilişkilerin az sayıda ve düşük kalitede olması, aldatma için bir sebep oluşturabilmektedir.
Evlilik dışı ilişki ile ilgili en yaygın kabul gören görüşlerden biri de evliliklerdeki mutsuzluk ve çatışmalardır. Mutsuzluk ve çatışma arttıkça aldatma eğilimi de yükselmektedir.
Bir diğer nokta ödül-bedel ilişkisidir. Kişi ilişkiden alacağı ödül yani haz ve doyumun, ödeyeceği bedelden(bireyi kısıtlayıcı etmenler) yüksek olduğu ilişkileri tercih eder. Ödül ve bedel arasındaki fark pozitiften, negatife dönmeye başladığında kişi ilişkiyi sonlandırma eğilimine girebilir.
Cinsellik, aldatmada payı olan önemli faktörlerden biridir. Kaliteli ve doyurucu bir cinselliğin yaşanmadığı ilişkiler kişileri aldatma davranışına yöneltmektedir.
Çiftlerden birinin ilişkiye gereken hassasiyeti ve bağlılığı göstermemesi ve bireyin söz konusu ilişki için bir gelecek olmadığını düşünmesi yine aldatmaya yol açabilmektedir.
Aldatmanın bir diğer nedeni normalleşmedir. Televizyon, sinema ve diğer kitle iletişim araçlarında sıkça işlenen aldatma temasının aldatmayı bireyin gözünde normalleştirebileceği ve bir moda algısı oluşturabileceği belirtilmiştir.
Bir başka neden sosyal arka plandır. Genç evlenme, gençliğinde birden fazla romantik ilişki yaşama, tutucu bir kültürde yetişme, anlaşmalı evlilikler gibi faktörlerin aldatma davranışı üzerinde etkili olduğu düşünülmektedir.
Son olarak da bireyin ilişkideki monotonluktan kurtulmak istemesi ve yeni bir heyecan arayışı içinde olması aldatma davranışına neden olabilmektedir.
Aldatma türleri nelerdir?
Aldatmanın türü, ilişki üzerindeki etkilerinin nasıl ve ne derecede olacağını etkilemektedir.
Aldatma genel olarak duygusal aldatma ve cinsel aldatma olarak iki başlık altında incelenmektedir.
Cinsel aldatma
Cinsel aldatma, bireyin partneri dışındaki biriyle cinsel ilişki içinde bulunması olarak tanımlanırken, duygusal aldatma ise bireyin partneri dışındaki birine âşık olması ya da derin duygusal bir bağın paylaşılması şeklinde tanımlanmaktadır. Cinsel ve duygusal aldatmanın cinsiyete göre değerlendirildiği çalışmalar da mevcuttur. Yapılan araştırmalara göre erkeklerin partnerini daha çok cinsel olarak aldattığı, kadınların ise duygusal bir yakınlık ihtiyacı ile aldatma girişiminde bulunduğu açıklanmıştır. Bunun yanında erkekler partnerlerinin kendilerini cinsel olarak aldatıp aldatmadığını dikkate alırken kadınların, herhangi bir fiziksel unsur içermese bile duygusal yakınlaşmayı sadakatsizlik olarak değerlendirdiği görülmektedir.
Duygusal aldatma
Duygusal aldatma kıskançlık duygu durumuna neden olurken, cinsel aldatma öfke duygu durumunu uyandırabilmektedir. Araştırmalar sonucu kadınların duygusal, erkeklerin ise cinsel aldatılma karşısında daha çok kıskançlık duyduğu sonucuna ulaşmıştır. Erkekler, kadınların cinselliğe duygusal yakınlık yüklediklerinin farkına vardıklarında, cinsel aldatılma durumunda daha çok kıskançlık duyabilmekte, kadınlar da erkeklerin cinselliği heyecan ve fiziksel rahatlamayla ilişkilendirdiklerini düşündükleri için cinsel aldatılmadan çok duygusal aldatılma durumunda kıskançlık duymaktadırlar.
Kadınlar eşlerini neden aldatır?
Özellikle ülkemizde yaygın olan “Erkekler aldatır.” inancı giderek gerçekliğini kaybetmektedir. Geçmiş yıllar için geçerli olabilecek bir genelleme olsa da, son yıllarda kadınların iş dünyasında yer alarak kariyer ve para kazanma alanlarında erkeklerden daha iyi konuma gelmiş olmaları, kimseye ihtiyaç duymadan, bağımsız bir şekilde hayatlarına yön verebilmeleri kadın zihniyetinin büyük oranda değişmesine sebep oldu.
Evde oturup çocuk bakmak zorunda olmayan, her akşam kocasına yemek yapmak zorunda hissetmeyen, dışarı çıkarken eşinin iznine gerek duymayan, daha modern ve kendi ayakları üzerinde duran kadın figürü ortaya çıktı. Bu gelişmelerle kadınlar da en az erkekler kadar dışarıda vakit geçirmekte, para kazanmakta ve eve akşam yorgun gelmektedir.
Zamanla kadın ve erkek rolleri birbirine yaklaştı hatta günümüzde bu iki cinsiyet sonunda eşit konumda yer almış oldu. Bu eşitlik kadının erkeğe ilişkide mecbur olmadığı bilincine ulaştı. Erkek istediğini yaparsa kadın da istediğini özgürce yapabilecek olgunluğa geldi. Kadınların kendine güvenlerindeki artış ve maddi açıdan bağımsız olmaları, ilişkilerinde herhangi bir problem olduğunda serbest hareket edebilmelerine olanak tanıdı.
Aldatan kadın olduğunda sorun genellikle yakınlık arayışı ve eşinin veremediği ya da vermediği sevgi, ilgi, kabul edilme, saygı görme, beğeniliyor olma duygularını verecek birini bulma ihtiyacıdır. Kadın aldattığında cinsellik genellikle aldatmanın başlıca nedeni değildir (tabii ki her zaman değil). Peki bu durumda kadınları aldatmaya iten sebepler neler olabilir hep birlikte bakalım.
Duygusal olarak ihmal edilmiş hissetme: Kadınlar için ilişkideki sıcaklık, sevgi ve duygusal ihtiyaçların karşılanması erkeklere nazaran daha önemlidir. Kadınlar ilişkilerinde hassasiyet arar ve anlaşılmak ister. Özel günlerde yapılan incelikler(çiçek veya hediye almak), hoş sohbet veya güzel sözler kadınların temel ihtiyaçları gibidir. Yani bir kadın ruhsal doyuma ve duygusal yakınlığa ne kadar ulaşırsa eşine o kadar bağlı hissedecektir. Erkeklerin kadınlara duygusal anlamda ulaşamaması kadının ilişkiden aldığı doyumu azaltacaktır. Duygusal olarak ihmal edilme kadınların aldatmalarındaki en önemli nedenlerden biridir.
Sözel veya fiziksel şiddet görme: Sürekli eleştirilen, beğenilmeyen kadın, kendisini yetersiz ve değersiz hisseder. Yaptıkları küçümsenen, aşağılanan, sürekli psikolojik ve fiziksel şiddet gören bir kadın günün birinde kendisine saygı duyan, iltifat eden, sevgi sözcükleriyle hitap eden, onu anladığını hissettiren bir erkeğe ilgi duyabilir. Ona değer veren birisi ile yeni bir ilişki başlatabilir. Böylece yeni bir ilişkiyle birlikte kendisine olan güveni geri gelir. Bu sayede hem fiziksel olarak gücü yetmediği erkekten intikam alır, hem de değerli ve işe yarar biri gibi hisseder.
Heyecan arayışı: Bazı insanlar monotonluktan diğerlerine göre daha çok sıkılır. İlişkilerinde belli rutinler oluşmuş ve belli kalıplarla sınırlandırılmış kişiler hayatlarında farklılık arayışına girebilirler. Bu kişiler sürekli farklı uyaranlara ihtiyaç duyan tipler olarak karşımıza çıkmaktadır. Heyecan arayışı, yenilik, farklılıklara merak gibi sebepler aldatma nedenleri arasında bulunmaktadır.
Baştan çıkarılma faktörü: Aldatmanın yine önemli nedenlerinden biridir. Bu faktör temelde diğer kişilere hayır diyememek, başkaları tarafından caydırılmaya açık olmak gibi etmenler içermektedir. Aslında erkekler genellikle aldatmada bunu karşı tarafı suçlamak amacıyla yapsa da kadınlarda da baştan çıkartılma faktörü görülmektedir.
Partnerini suçlu görme: Kadınların aldatma nedenleri arasında oldukça büyük öneme sahip bir alandır. Kadınlar genellikle birlikte oldukları erkeği belli alanlarda yetersiz gördüğünde, birlikte olunan kişiyle bir gelecek göremediğinde, karşısındakiyle güven sorunu yaşadığında ya da beraber olunan kişiyle paylaşımın olmaması gibi durumlarda aldatma eğilimi oluştuğu gözlemlenmiştir. Kadınlar, erkeklere göre, suçlamanın önemli bir aldatma nedeni olduğunu düşünüyor. Bununla birlikte katılımcılar, erkeklere kıyasla kadınların “suçlama” nedeniyle birlikte oldukları erkeği daha çok aldattıklarını belirtiyorlar.
Özgüven artırma isteği: Kadınlar zihinsel olgunluğa önem verdikleri kadar dış görünüşleriyle de oldukça ilgilidirler. Ortama girdiklerinde belli ölçüde dikkat çekmeyi ve beğenilmeyi her kadın az çok beklemektedir. Yaşla birlikte değişen fiziksel görünüm veya eşin kadının güzelliğiyle ilgili yeterince tatmin edici iltifatlarda bulunmaması gibi nedenlerle kadının fiziksel görünümüne olan güveni düşebilir. Kadınlar genellikle evlilik sonrası ve çocuk doğurduktan sonra fiziksel görünümlerini ihmal etmeye başlamaya başlayabilirler. Aslında bu doğal bir süreçtir. Hiç kimse ilişkinin başındaki fiziksel özeni uzun dönem sürdürememektedir. Uzun ilişkilerin ve evliliklerin fiziksel görünüme göre şekillendiği birlikteliklerde bu aldatma sebebine daha çok rastlamaktayız.
Zengin ve/veya statü sahibi biriyle olmak arzusu: Kadınların erkeklerde önem verdikleri bir diğer konuda maddi güç ve statüdür. Özellikle de çalışma hayatında aktif yer alan kadınlar erkeklerin statüsüne daha çok önem vermektedir. Eşinin kendi statüsünün altında kalıyor olması ve eşini dengi görmemesi zaman içinde kadının duygularını da değiştirebilir. Bu durumda kadın yeni sosyal ortamlarda veya iş ortamında statü ve güç sahibi erkekleri daha çekici bulabilir ve onlarla bir ilişki başlatmaya meyilli olabilir.
Sorumlulukların yükünden kurtulma isteği: Evlilikte kadınlara çoğu zaman erkeklerden fazla sorumluluk yüklenmektedir. Evli ve çalışan bir kadından hem işinde hem de evinde üstün başarı beklenildiği durumlar görülmektedir. İş hayatı olan bir kadın işte en az erkek kadar yorulmakta olup bir de eve gelince ev işleri ve çocukların ihtiyaçlarıyla uğraşarak yıpranmaktadır. Hatta bazı ailelerde erkeğin pasif kaldığı ve çeşitli rahatsızlık sebebiyle de çalışmadığı görülmektedir. Bu durumda kadının tüm ev geçimini sağlaması ve aynı zamanda ev düzenini kontrol etmesi İlişkiye karşı anlamsızlık, güvensizlik ve ilişkiden uzaklaşmaya sebep olmaktadır. Evin tüm maddi yükünü omuzlarında hisseden bir kadın için kaçış kimi zaman tek çare olarak düşünülmektedir.
Cinsel tatminsizlik: Cinsellik çoğunlukla erkeklerin önemsedikleri bir alanmış gibi düşünülür ancak bu doğru değildir. Toplumda erkeklere cinsellikle ilgili verilen hak ve izinler kadınlara verilmemiş olup bu durum kadınların cinselliklerini bastırmalarına sebep olmaktadır. Erkeğin cinsel yaşamında bencil davranması ve kadını düşünmemesi de kadını aldatmaya itebilir.
Kadınların cinsel dürtülerini bastırmaları sonucu ilişkinin bir noktasında duyarsız ve bencil olan erkek kadını rahatsız etmeye başlayacaktır. Bazı kadınlar erkeği cinsellik dışında iyi ve yeterliyse bunu pek önemsemezler. Ama aynı zamanda kaba, bencil, öz bakımına özen göstermeyen, hem de cinsellikte eşini tatmin edemiyorsa aldatma olabilir.
Erkeğin cinsel sorunlarının olması ve tedaviye sıcak bakmaması da aldatma sebebi olabilir. Kadınlar duygu yüklü cinsel ilişkileri daha çok tercih ederler ancak partner kadının bedenini bir bütün olarak ruhuyla birlikte tanımaktan ve anlamaktan yoksunsa kadın bu dürtüsünü doyurmak için başka kişilere gereksinim duyabilir. Özellikle de kendi geçimini kendi sağlayan ve cinsellik konusunda bilinçlenmiş kadınlarda bu duruma daha fazla rastlanmaktadır. Aksi halde kadın ilişkide sessiz kalmaya ve eşini memnun etmeye zorunlu olarak devam edecektir.
Sosyal yapı: Kadını aldatmaya iten en önemli nedenlerden biri de büyüdüğü çevre, nasıl ne koşullarda evlendiği ve evlenme yaşıdır. Evlilik yaşının çok erken olması, aşk yaşamamış olmak ve aşka duyulan özlem; kalabalık aile ortamı içinde yaşama, eşiyle rahat ve huzurlu bir ortamda romantizm yaşayamama kadınlarda aldatma sebeplerinden biri olabilir. Kalabalık aile ortamlarında kadın eşiyle rahat ve özgür bir birliktelik sürdüremez. Özellikle bir de ağır sorumlulukları varsa cinsellik ve kadınlığı ikinci plana atılır. Günün birinde kadına bu yönlerine vurgu yapan ve uyandıran bir erkek cazip gelebilir.
İntikam: Erkek tarafından aldatılan kadınların bir kısmı öfkeyle intikam almak amacıyla eşini aldatıp eşitlenmek ister. Kadın ancak o zaman rahatlarlar. Bazı birliktelikler de bu eşitlenme sebebiyle daha huzurlu bir ortam gelişebilir. Bir kısmı bunu bir kere yapar ve bırakır. Bazıları eşi devam ettiği sürece yapar.
Kadınların aldattığına yönelik işaretler nelerdir?
Aldatma söz konusu olunca devam eden ilişkiye ve eşe yönelik
kimi zaman suçlu hissetme ve bunu telafi etmeye yönelik aşırı bir çaba harcama
görülebilmektedir. Bunun dışında duygusal yaklaşımlar ve tutumlarda da
değişimler gözlenmektedir.
İlginin azalması: Kadının birlikte olduğu kişiden başka biriyle görüşmeye başlaması eşine olan ilgisinde büyük orandan azalmaya yol açar. Boş zamanları ve tatil günlerini eşiyle geçirmek istemez. Sürekli bahane üretir ve eşine karşı isteksiz gözükür. Evde olduğu zamanlar eskisine göre daha çok tek başına zaman geçirmeye başlar.
Öfke: Eşinin söyledikleri rahatsız etmeye başlar. Onun düşünceleri ve yaptıkları mantıklı olsun ya da olmasın kadına batmaya başlar. Sinirlilikle birlikte tartışmalar olabilir ve bu tartışmalarda çok eski sorunlar bile ortaya çıkıp ortamı daha çok gerebilir.
İletişim zayıflığı: Eş sohbet etmeye çalıştığında veya herhangi bir konuda konuşmak istediğinde kadında kaçınma davranışı görülebilir. İletişime girmekten mümkün oldukça uzak durur. Bunun bir nedeni eşiyle duygusal bağın azalması ve bir diğer nedeni de aldattığı için herhangi bir şekilde bunu ele vereceğine dair korkulardır.
Aşırı kontrol mekanizması: Aldatan kadın gizli ilişkisi ortaya çıkmasın diye eşine karşı fazla kontrolcü davranabilir. Eşinin eve geciktiği olursa nerede olduğunu sorgulayabilir veya başka konularda eşinin açığını yakalamaya çalışabilir. Bu davranış kendi korkularını eşine yansıtma savunma mekanizmasıyla işler.
Cinsellikten kaçınma: Cinsel istekte eşe karşı tamamen soğuma meydana gelir. Eşin istek ve yakınlaşmalarını sürekli geri çevirir. Bazen belki durumu gizlemek için veya kaçamayacağı noktaya geldiğinde istemsizce birlikte olabilir ancak mümkün olduğunca isteksiz olduğunu hissettirir. Eşiyle yakınlaşması kadını yeni birlikte olduğu kişiye aldatıyormuş gibi hissettirecektir.
Duygularda değişim: Zaman zaman sessizlik içinde bir köşede oturup uzaklara bakmak veya duvarı boş boş izlemek görülebilir. Bir şarkı dinlediğinde veya film izlediğinde kısa sürede duygu değişimi ağlama ve depresif örüntüler gözlenebilir. Bu durumlar kadının yaşadığı gizli ilişkinin ağırlığından ve baskısından kaynaklanmaktadır.
Küçümseme ve beğenmeme: Kadın, ilişkinin başında eşinin çok sevdiği özelliklerini, davranışlarını aldatmayla ortaya çıkan yeni ilişkisinden sonra sürekli eleştirebilir, küçümser ve beğenmez. Eşi onun için bir şey yaparsa burun kıvırır, onu düşünmesini ve onun için bir şeyler yapmasını istemez. Bu tutumun altında yatan sebep kadının hayatındaki yeni erkekle eşini kıyaslamasıdır. Bu kıyaslamada kendini kandırıp yeni ilişkisinin mantıklı olduğuna inandırabilmesi için de eşinin eksikliklerini görmeye çalışır ve yeni sevgilisini yüceltir.
Zevklerde değişiklik: Aldatan kadın yeni sosyal ilişkiye başladığı için o insanın beğenilerinden ve zevklerinden de etkilenmeye başlar. Önceleri sevmediği yemeği, hoşlanmadığı müzik tarzını veya beğenmediği tarzdaki kıyafetleri sevmeye başlayabilir. Bu durum kısa sürede eşi tarafından fark edilir. Kadın bu değişimin normal olduğunu savunur ve eşine öfkeyle yaklaşabilir.
Kişilik tarzı veya kişilik bozukluğu aldatmada etkili midir?
Bazı kişilik tarzları aldatmaya daha meyilli olabilmektedir. Kişiliğin oluşmasında kişinin yaşadığı çevre ve ona bakım veren kişiler oldukça önem arz eder. Aynı şekilde belirli kişilik bozukluklarına ve bazı rahatsızlıklara sahip bireylerde aldatma davranışı daha çok görülebilir.
Çeşitli ruhsal ve fiziksel hastalıklar kadını aldatma davranışına itebilir. Mesela depresyon geçiren bir kadın çektiği acıyı, yalnızlığı onarmak için (eşiyle, eşinin ailesiyle de biraz problemliyse) tek başına gittiği bir parkta, restoranda, tatilde tanıştığı veya sosyal medyada tanıştığı biriyle çıkabilir ve eşini aldatabilir.
Bunun yanı sıra düşünce-duygu ve davranışları aşırılığa, taşkınlığa kaçan manik-depresif bir hasta hiçbir kural tanımadan eşini aldatabilir. Çünkü manik hasta hastalık getirisi olarak çok konuşur, uyumaz, sürekli gezer, çok alışveriş yapar, çok girişken ve aşırı sevecen davranır, aşırı derecede cinselliğe düşkün olabilir.
Kişilik bozukluklarında ise Borderline Kişilik Bozukluğu, Histrionik Kişilik Bozukluğu ve Antisosyal Kişilik Bozukluğuna sahip olanlar da eşlerini zaman zaman aldatmaya yatkındırlar.
Zekâ düzeyi düşük ve telkine yatkın insanlar da bu yola girebilirler. Sürekli heyecan ve adrenalin peşinde koşan bazı kadınlar da sık sık partner değiştirerek bu dürtülerini tatmin etmeye çalışabilirler. Rahatsızlıkların yanı sıra kullanılan bazı ilaçların etkisiyle cinsel dürtü artıp kişiyi değişikliğe itebilir.
Kadınlarda aşırı östrojen hormonu salgılayan bir tümör de kadını hiper seksüel yapıp, aldatmaya sürükleyebilir.
Birtakım antidepresanlar da aşırı ve gereksiz bir özgüven ve karşı cinse yönelimde artış yaratabilir. Bu durumda da aldatma görülebilir.
Alkol, uyuşturucu, kumar bağımlısı bazı kadınlarda da, zamanla kişilik değişimleri ve değer yargılarında aşınma olduğundan aldatma daha kolay gerçekleşebilir. Toplumda görülme sıklığı az da olsa örneğin disosiyatif kimlik bozukluğu (çoğul kişilik bozukluğu) olan bir kadın, kişiliklerinden biriyle aldatmayı gerçekleştirebilir ve çoğu zamanda o kişilikten hiç haberi olmayacağı için yakalanması da güç olur.
Diğer yandan temporal epilepsisi rahatsızlığı olan bir kadın da nöbeti sırasında böyle bir şey yapabilir ve olan bitenleri hiçbir şekilde hatırlamayabilir.
Referanslar
Atak, H. ve Taştan, N. 2012, “Romantik İlişkiler ve Aşk”, Psikiyatride Güncel Yaklaşımlar.
Emine D. T. 2013, “Evli Kadın ve Erkeklerde Aldatmanın Tipi-Affetme, Pozitif Duygu-Affetme ve Baş Etme-Affetme İlişkilerinde Evlilik Doyumunun Aracı Rolü”, Yüksek Lisans Tezi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ankara.
Cüceloğlu, D. (2002a). Yeniden İnsan İnsana. (27. baskı). İstanbul: Remzi Kitabevi.
Demirtaş, H.A. (2004). Yakın ilişkilerde kıskançlık (bireysel, ilişkisel ve durumsal değişkenler). Yayınlanmamış doktora tezi, Ankara Üniversitesi.
Erden-İmamoğlu, S. (2009). Kişilerarası İlişikler. İstanbul: Yeni İnsan Yayınevi.
Psikodinamik Atölye, psikodinamik psikoterapi alanında kuramsal derinliği klinik uygulamayla birleştiren, yapılandırılmış ve sistematik bir psikodinamik terapi eğitimi sunmaktadır. Bu eğitim programı, psikodinamik düşünme biçimini yalnızca kuramsal düzeyde değil, klinik pratik içinde işlevsel bir araç haline getirmeyi amaçlayan kapsamlı bir mesleki formasyon niteliği taşır.
Psikodinamik Atölye tarafından düzenlenen Psikodinamik Terapi Eğitimi, klasik ve çağdaş psikodinamik kuramları bütüncül bir çerçevede ele alırken, terapistin klinik duruşunu, düşünme biçimini ve müdahale repertuarını geliştirmeyi hedefler. Eğitim, psikodinamik psikoterapinin yalnızca “ne olduğu”na değil, “nasıl uygulandığı”na ve “terapistin neyi, ne zaman ve hangi amaçla yaptığı”na odaklanır.
Eğitim Modülleri
Eğitim programı, psikodinamik psikoterapinin temel kuramsal eksenlerini ve klinik uygulama alanlarını kapsayan modüller halinde yapılandırılmıştır. Program kapsamında ele alınan başlıca modüller şunlardır:
1. Psikodinamik Kuramın Temelleri Bu modülde, psikodinamik düşüncenin tarihsel gelişimi ele alınır. Freud’dan başlayarak ego psikolojisi, nesne ilişkileri kuramı, kendilik psikolojisi ve çağdaş ilişkisel/intersubjektif yaklaşımlar kuramsal bir bütünlük içinde incelenir.
2. Psikodinamik Vaka Formülasyonu Danışanın içsel çatışmaları, ilişki örüntüleri, savunma düzenekleri ve bilinçdışı dinamiklerinin nasıl formüle edileceği ayrıntılı biçimde ele alınır. Psikodinamik vaka formülasyonunun klinik karar alma süreçlerindeki rolü üzerinde durulur.
3. Terapötik Çerçeve ve Terapistin Konumu Psikodinamik terapide çerçevenin anlamı, sınırların işlevi, terapötik duruş ve etik boyutlar ele alınır. Terapistin nötralitesi, karşı-aktarım deneyimi ve klinik sorumluluğu bu modülün temel odak noktalarıdır.
4. Aktarım ve Karşıaktarımın Klinik Kullanımı Aktarım ve karşıaktarım süreçlerinin nasıl tanınacağı, nasıl çalışılacağı ve terapötik süreçte nasıl anlamlandırılacağı klinik örnekler üzerinden ele alınır.
5. Müdahale Türleri ve Teknikler Yorum, açıklama, yüzleştirme ve destekleyici müdahaleler gibi psikodinamik terapiye özgü tekniklerin hangi klinik koşullarda, hangi amaçla kullanıldığı ayrıntılı biçimde tartışılır.
6. Süreç Odaklı Klinik Çalışma Terapi sürecinin farklı evreleri, dirençler, tıkanmalar, ilerleme ve sonlandırma süreçleri psikodinamik bakış açısıyla ele alınır.
Bu modüller aracılığıyla katılımcıların, psikodinamik terapiyi yalnızca kuramsal bir bilgi alanı olarak değil, canlı ve dinamik bir klinik süreç olarak kavramaları hedeflenir.
Eğitimin Hedef Kitlesi
Psikodinamik Atölye’nin psikodinamik terapi eğitimi, ruh sağlığı alanında çalışan ve psikodinamik yaklaşımı klinik pratiğine entegre etmek isteyen profesyonellere yöneliktir. Eğitim özellikle;
Psikologlar
Klinik psikologlar
Psikolojik danışmanlar
Psikiyatristler
Psikoterapi alanında çalışan ruh sağlığı profesyonelleri
için tasarlanmıştır.
Aynı zamanda, psikodinamik yaklaşım konusunda kuramsal bilgisi olan ancak klinik uygulamada bu bilgiyi yapılandırmakta zorlanan ya da psikodinamik düşünme becerisini derinleştirmek isteyen terapistler için de eğitimin güçlü bir tamamlayıcı işlevi bulunmaktadır.
Psikodinamik Atölye’nin Yaklaşımı
Psikodinamik Atölye, psikodinamik psikoterapiyi tekniklerin mekanik bir toplamı olarak değil; terapistin düşünme biçimini, klinik sezgisini ve etik sorumluluğunu birlikte geliştiren bir mesleki alan olarak ele alır. Eğitim programları, katılımcıların psikodinamik kavramları içselleştirmesini, klinik süreçleri daha derinlikli biçimde değerlendirmesini ve terapötik müdahalelerini daha bilinçli şekilde yapılandırmasını hedefler.
Bu eğitim, psikodinamik psikoterapi alanında sağlam bir kuramsal zemin oluşturmak, klinik uygulamayı derinleştirmek ve terapötik çalışmayı psikodinamik bir perspektifle sürdürmek isteyen profesyoneller için kapsamlı ve nitelikli bir öğrenme süreci sunmaktadır.
Ölüm korkusu, şöyle veya böyle, açık veya örtük, hepimizin yüzleşebileceği bir korkudur. Nihayetinde, aklı başında tüm insanlar şunu bilir: Hepimiz bir gün öleceğiz. Bu açıdan ölüm korkusu, doğal kabul edilebilir. Bununla birlikte, diğer psikolojik bozukluklarda olduğu gibi, ölüm korkusunda da, korkunun şiddeti ve hayatımıza etkileri belirleyici faktörlerdir.
Bu yazıda, “Ölüm korkusu nedir?”, “Ölüm korkusunun nedenleri nelerdir?” ve “Ölüm korkusunu yenmek mümkün müdür?” gibi soruların cevaplarını bulabileceksiniz.
Ölüm, hepimizin er ya da geç yüzleşmek zorunda olduğu bir şey. Peki ölüme nasıl yaklaşacağız? Neden ölümden bazılarımız daha çok korkar? Peki bizi ölümden korkutan şey tam olarak ne? Ölüm korkusu ile ilgili teorilerle alakalı çizilecek genel bir tabloyla birlikte bu sorunu çözmek adına neler yapılabilir?
Genel kapsamda ya da özelde, ister sevdiğimiz birinin ölmesinin düşüncesi olsun, isterse kendimizi bundan alıkoyamama durumumuz olsun, hepimizin ölümden korkması muhtemeldir.
Ölüm düşüncesi hoş bir şey değildir. Biz, kendi istek ve amaçlarımızın yanı sıra, yaşamın sunmak zorunda olduğu şeylere odaklanırız ve ölüm gibi korkunç düşüncelerden kaçarız.
Hatta Benjamin Franklin’in ünlü bir sözü var ‘Dünyada ölüm ve vergiler dışında hiçbir şey kesin değildir’. Yani ölüme bağlı endişelerin bazen bir fırtınaya dönüştüğünü görmek sürpriz değil.
Ölüm korkusu Yunanca ölüm tanrısı “Thanatos” ve korku anlamına gelen “phobos” kelimelerinden türeyen “thanatofobi” olarak da adlandırılır.
Özellikle, klinik bağlamda “ölüm korkusu” olarak adlandırılan aşırı boyutlardaki fobi, ‘Zihinsel Bozuklukların Teşhis ve İstatistik El Kitabı’nda bir bozukluk olarak bağımsız biçimde tanımlanmamıştır. Yine de, nadiren konuşulan bu korku, insanların yaşam biçimlerini ve duygusal sağlığını ciddi şekilde etkileme potansiyeline sahiptir.
Ölüm korkusu doğal mı, travmaya mı bağlı?
Ölüm korkusu, ilk olarak ölüm korkusu olduğunu düşünmeyen Sigmund Freud tarafından ele alındı. Freud ölüme gerçek bir olguymuş gibi inanamayacağımızı ve ölüme bağlı korkuların belirtilmemiş çocukluk travmalarından kaynaklandığını düşünüyordu.
Fakat ölüm korkusu ve sebeplerine dair günümüzdeki anlayışı büyük ölçüde şekillendiren ise Ernest Becker adında bir antropoloğun kısa bir süre sonra ileri sürdüğü teori olmuştur.
Becker, ölüm korkusunun doğal olarak ölüm ve ölme düşüncesini kabul edilemez bulan tüm insanlara geldiğine inanır. Bu nedenle Becker, yaptığımız her şeyin -belirlediğimiz hedefler, tutkularımız, hobilerimiz ve katıldığımız etkinlikler- özünde bir başa çıkma stratejisi olduğunu ve bunların, nihaî ölümümüz hakkında endişelenmememiz için üzerinde durmamız gereken şeyler olduğunu savunmuştur.
Becker’in çalışmaları, insanların ölümün kesinliğine karşı temel yaşama isteği olan iç çatışma ile daima uğraşması gerektiğini ortaya koyan “Dehşet Yönetimi Kuramı” nı (DYK) ortaya çıkardı: DYK, bireylerin benlik bilinci ve ölüm düşüncesiyle harekete geçirilen kişisel hedeflerine ulaşma yollarını gösterir.
Ayrıca, DYK’na göre, benlik saygısı, bireylerin ölüm korkusunu ne derecede yaşadıklarını belirleyen ana unsurdur. Benlik saygısı yüksek olan insanlar ölüm korkusunu yönetmekte daha başarılıdır. Benlik saygısı düşük olan insanlar ölümden daha çabuk korkarlar.
Bazı yeni yaklaşımlar, DYK ve “ayrılma teorisi” olarak da anılan başka bir teori ile hayatın içinde daha sonraları ölümlülük bilinci ile pekişen erken travmanın önemini ön plana çıkaran bir “orta yol” sunar.
Ölüm korkusunu anlama ve açıklama konusundaki yeni bir yaklaşım da “Travma Sonrası Büyüm (TSB)”dir. TSB’ye göre, üzücü bir olay yaşamak – sevilen birinin ölümü veya endişe verici bir sağlık teşhisi almak gibi – aslında olumlu bir etkiye sahip olabilir, bireylerin hayattaki küçük şeylere çok daha fazla değer vermelerine ya da daha fazla hedef odaklı olarak yaşamalarına neden olabilir.
Psikolojik bir bozukluk olarak ölüm korkusu?
Her ne kadar hayatımızın bazı dönemlerinde ölüm veya ölümle alakalı bir durumdan korksak da, ölüm korkusu sadece bireyin hayatını bozacak şekilde uç seviyelere ulaştığında patolojik bir hal alır.
Ölüm korkusunun bir yönü de –bir adamın eşi tarafından belirtildiği üzere- böylesine bir korkunun ne derece obsesif bir hale gelip kontrolden çıkabileceğini gözler önüne sermektedir.
“Korku, özellikle ölümden (acı ya da acıyla ölümden değil) ve ölüm boşluğundan ( inançlı biri değil) ve artık var olmayacağı gerçeğinden duyulan korkudur. Duyduğu korku, kontrol etmekte sorun yaşadığı akla uymayan, duygusal bir korkudur. Son zamanlarda kötüleşti – nedenini bilmiyor – ama panikliyor ve düşünceleri gün boyu aklından gitmiyor”.
Ölümden kim korkar?
Dr. Robert Kastenbaum ölüm kavramı ile ilgili çeşitli psikoloji kuramlar geliştirdi ve araştırmalar yaptı ve kimlerin ölüm korkusu yaşadığını özetledi. Dr. Patricia Furer ve John Walker Bilişsel Psikoterapi dergisinde yayınlanan bir makalede bulguları şu şekilde özetledi:
1. Bireylerin büyük çoğunluğu ölümden korkuyor. Çoğu kişi ölümden korkma eğilimi gösteriyor, ancak sadece korku dereceleri farklılık gösteriyor.
2. Kadınlar erkeklere oranla ölümden daha çok korkma eğilimindedir. Buna ek olarak, yapılan yeni bir çalışmaya göre, 20’li yaşlarda hem kadınlarda hem de erkeklerde ölüm korkusunun meydana geldiği görülürken, 50’li yaşlara gelindiğinde kadınlarda ikinci bir dalgalanma daha yaşandığı görülüyor.
3. Genç insanlar, yaşlı insanlar gibi ölüm korkusu yaşayabiliyor.
4. Bir kişinin eğitim durumu ve sosyo-ekonomik düzeyi ile ölüm korkusu arasında ilişki vardır.
5. Dini inanış ve ölüm korkusu arasında herhangi bir ilişki kurulamamıştır.
Uzmanlar ölüm korkusunun tek başına ortaya çıkmadığını ve diğer ruh sağlığı bozukluklarının (örneğin, yaygın anksiyete bozukluğu, panik bozukluğu, travma sonrası stres bozukluğu, depresyon veya obsesif kompulsif bozukluk gibi) buna eşlik ettiğini savunmuşlardır.
Diğer çalışmalar, hipokondriya ya da sağlık endişesi sergileyen insanların bu durumdan çok fazla etkilendiklerini ve doğal olarak ölüm korkularının olduğunu gösteriyor.
Ölüm korkusu için bilişsel-davranışçı terapi
Günümüzde uzmanlar, ciddi ölüm korkusu ile karşı karşıya olan kişilere Bilişsel Davranışçı Terapi’yi önerirler. BDT, maruz kalmaya ve görüşmeye dayanır ve genellikle anksiyete, fobiler, depresyon gibi birçok farklı türde korkuyu tedavi etmek için kullanılır.
Dr. Furer ve Walker bireylerin ölüm korkusu durumlarına altı adımda “bilişsel-davranışsal müdahale” yi tavsiye etmişlerdir .
1. Korkulara maruz kalma
Ölüm korkusunu azaltmaya çalışan bireyler yalnızca korkularını açıkça ifade etmekle kalmamalı, ayrıca onları ölümle alakalı korkutan şeyin tam olarak ne olduğunu ve korkularının tetiklenmemesi için -cenaze veya mezarlık- gibi kaçındıkları durum ve mekanlar olup olmadığını belirlemelidirler.
Dr. Furer ve Walker, bireyin korku biçimiyle alakalı unsurlarla yüzleşmesinin BDT’nin önemli bir parçası olmasından dolayı, ölümle alakalı korkulan konulara (canlı ve hayali olarak) maruz kalmayı öneriyor.
2. Güven arayışı davranışını azaltmak
Bu adım, bireyin endişe verici değişiklikler için kendi vücudunu takıntılı biçimde kontrol etme ve ölümle alakalı korkularına ilişkin duygusal güvence arayışıyla danışman veya emsalleriyle konuşma eğilimlerini hedefler. Bu tarz pek de yardımcı olmayan davranışları engellemek için Doktor Walker ve Furer ‘hedef davranışları ertelemek, kademeli olarak frekanslarını azaltmak veya tamamen davranışları durdurmak’ önerisinde bulundu.
3. Kişisel Deneyimleri Gözden Geçirme
Sevilen birinin ölümüne tanıklık etmek, kendinin veya başkasının hayatını tehdit eden bir hastalıkla karşılaşmak gibi bireylerin “ölümle ilgili kişisel deneyimleri”ni gözden geçirmek de önemlidir.
Dr. Furer, “Bu konularda daha dengeli görüşlere yönelmek için onlara yardım ediyoruz.Bu, “ölüm korkusuyla daha sakin bir şekilde başa çıkmalarında yardımcı olabilir.” diyor.
4. Yaşamın tadını çıkarmaya odaklanma
Ve sonra, birey, hayatında elde etmeyi istediği şeylerin tadını çıkarmaya odaklanabilmek için ‘kısa, orta ve uzun vadeli hedeflerini’ net olarak belirlemeli ve korkularını takıntı yapmamalıdır.
5. ‘Sağlıklı bir yaşam tarzı geliştirmek’
Terapist ayrıca, ölüm korkusunu daha da ağırlaştıracak herhangi bir ” sağlıksız yaşam biçimi” ile karşı karşıya olan kişilere yönelik stres kaynaklarını tespit etmeli ve bunlara değinmelidir.
6. Korkunun Tekrarlamasını Önleme
Son olarak Drs. Furer ve Walker ‘BDT ile ölüm korkusu azalmasına rağmen, birçok insana tekrar nüks edebiliyor’ diyor. Bunun olmasını önlemek için, ani bir hastalık ya da duygusal bir kriz gibi, ölüm korkusunu tetikleyebilecek zorlu durumlar için, her birinin “başa çıkma stratejileri geliştirmesinin” hayati öneme sahip olduğunu söylüyor.
Ölüm korkusuna karşı içten mücadele vermek
Son zamanlarda, cenaze endüstrisindeki meslek mensuplarının yanı sıra, ölüm korkusu ile ilgili konularla ilgilenmek isteyenler bile, diğer insanların ölüm korkusuyla baş etmelerine yardımcı olacak kaynaklar oluşturdu. Örneğin, Mortician Caitlin Doughty, halkı ölümle ilişkili uygulamalar hakkında bilgilendirmeye ve insanları “ölüm korkusunun üstesinden gelme”ye teşvik eden, her kesimden bir profesyonel topluluğunun olduğu İyi Ölüm Grubu’nu kurdu.
Son yıllarda aynı gücü yakalayan benzer bir girişim Death Cafe (Ölüm Cafesi), dünyanın her yerinden insanlara ölüm temalarını keşfedebilecekleri toplantılar düzenlemesine imkân veren bir projedir. Ölüm Cafesi’nin hedefi, insanların (sınırlı) hayatlarından en iyi şekilde yararlanmalarına yardımcı olmak amacıyla ölüm bilincini arttırmaktır.
Ölüm korkusu ile yüzleşmek için öncelikle ölüm korkusunun ne olduğunu, ondan da önemlisi ilk önce insanların ölüm hakkında korktukları şeyin ne olduğunun anlaşılması gerekiyor. Doughty tarafından bildirilmiş, “ölüm korkusu” adlı klasik bir makalede, ölüm korkusu için olası yedi neden belirtilmiştir:
Artık hiçbir tecrübe edinemiyorum.
Ölümden sonra bir hayat olursa bana ne olacağı konusunda emin değilim.
Bedenim öldükten sonra olacaklardan korkuyorum.
Etrafımdakileri artık önemsemiyorum.
Ölümüm akrabalarıma ve arkadaşlarıma acı çektirir.
Tüm planlarım ve projelerim sona erebilir.
Ölme süreci ağrılı olabilir.
Doughty, ölümden korkmak için kişisel gerekçemiz olarak güçlü bir şekilde tanımladığımız ve onlara yönelik pragmatik adımlar attığımız iki nedeni belirlemeyi öneriyor. Örneğin, ölümümüzden sonra bize bağlı birinin finansal krizde kalabileceğinden korktuğumuz takdirde, o durumda tüm olanakları sağlamak için adımlar atmamız gerekir. Ona göre, ölüm korkumuzu “serbest bırakma” ve onlardan ayrı kalabilme yeteneği, sakinliğimizi tekrar kazanmamıza ve korkularımızdan daha az rahatsızlık duymamıza yardımcı olabilir.
Ölüm korkusuyla yüzleşilmeli mi, ondan kaçınılmalı mı ?
Ölüm ve ölüm korkusu, özellikle sağlık uzmanlarının bile bu konudan nasıl söz edileceğinden ya da nasıl etkilenmeyeceklerinden emin olamadıkları zor konulardır.
Toplum olarak yaşamın sonunu düşünmekten kaçınmaya o kadar istekliyiz ki yaşamı yapay olarak korumanın (insan ”orijinleri”ne benzer biçimde düşünebilen ve tepki verebilen dijital varisler yaratmayı amaçlayan canlı dondurma ya da genişletilmiş sonsuzluk gibi ) başka yollarını aramaya takıntılı hale geliyoruz.
Burada, kendi ya da başkalarının ölümünün düşüncesiyle başa çıkma konusunda net bir yol yoktur ve bununla birlikte, üretken hayatları sürdürecek olursak bunu yapmak zorundayız. Ne dersiniz : gözleriniz açık bir şekilde ölümle karşı karşıya kalmak mı en iyisidir?
Psikologlar kişiliğin pek çok farklı tanımını yapmışlar, çok sayıda farklı teori ortaya atmışlardır. Kişiliği kısaca tanımlayacak olursak, bireyin davranış örüntüleri üzerinde etkili farklı durumlarda ve zamanlarda etkili olan karmaşıklık yapıda psikolojik nitelikler bütünüdür. Kişilik özelliklerimiz bizi diğer insanlardan ayırır, çeşitli olaylar ve durumlar karşısında esneklik gösterir.
Kişilik bozukluğu, bireyin toplumda veya diğer ortamlarda ilişkilerini ve faaliyetlerini olumsuz biçimde etkileyen, kronik seyirli, katı ve uyumsuz algılama, düşünme ve davranma biçimleriyle karakterize bir grup rahatsızlık ya da bozukluk olarak tanımlanabilir.
Kişilik bozuklukları bireyin olumlu benlik algısı geliştirmesini engelleyebilir, yakın ilişkiler kurma ve sürdürme konusunda sorunlara yol açabilir. Bu durum bireyin günlük hayatında normal şekilde faaliyette bulunmasına engel olabilir, işlevsellikte sıkıntılara yol açabilir. Kişilik bozukluğu olan bireyler, kimlikleriyle ve yaşamlarının birçok alanındaki ilişkileriyle sıkıntılar yaşarlar ve bu sorunlar yıllarca devam edebilir. Bu bireylerin kişilik problemleri bilişte, duyguda, ilişkilerde ve dürtü kontrolünde belirgindir.
Kişilik bozukluklarının belirtileri yaygındır ve süreklidir. Bazı zamanlar hepimiz kişilik bozukluklarının belirtilerine benzer biçimde belirtiler gösterebiliriz. Fakat bu belirtiler bizde kişilik bozukluğu olduğu anlamına gelmeyebilir. Bu belirtilerin kişilik bozukluğu olarak adlandırılabilmesi için belirtilerin aşırı, yüksek oranda katı ve uyumsuz olması gerekir. Genellikle bu bozukluklar ergenlikte ya da genç yetişkinlik döneminde fark edilmektedir.
On farklı kişilik bozukluğu bulunmaktadır. Bu on farklı kişilik bozukluğu üç farklı küme şeklinde sınıflandırılmıştır. Bu sınıflandırma Amerikan Psikiyatri Birliği (APA) tarafından yayınlanan DSM-5 ( Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve İstatiksel El kitabı )’ten alınmıştır. DSM-5 ruh sağlığı profesyonelleri tarafından kullanılan, ruhsal bozuklukların tanısı için semptomların, açıklamaların olduğu bir kitaptır. Paranoid kişilik bozukluğu A kümesinde yani tuhaf- eksantrik kümede yer almaktadır.
A KÜMESİ – TUHAF / EKSANTRİK KÜME
Paranoid Kişilik Bozukluğu
Şizoid Kişilik Bozukluğu
Şizotipal Kişilik Bozukluğu
B KÜMESİ – DRAMATİK, DUYGUSAL VE DEĞİŞKEN
Antisosyal Kişilik Bozukluğu
Borderline (Sınır) Kişilik Bozukluğu
Histrionik Kişilik Bozukluğu
Narsisistik Kişilik Bozukluğu
C KÜMESİ – KAYGILI, KORKULU
Çekingen Kişilik Bozukluğu
Bağımlı Kişilik Bozukluğu
Obsesif Kompulsif Kişilik Bozukluğu
Tuhaf – Eksantrik Küme’nin Özellikleri
Tuhaf – eksantrik kümede paranoid kişilik bozukluğu, şizoid kişilik bozukluğu ve şizotipal kişilik bozukluğu bulunur. Bu üç bozuklukta şizofrenide görülen belirtilerden bazıları gözlenebilir. Örneğin tuhaf ve olağan dışı düşünme, aşırı derecede şüphecilik, sosyal olarak soyutlanma gibi. Bu bozuklukları şizofreniden ayıran özellik belirtilerin şizofrenideki gibi yaygın olmamasıdır, bu belirtiler şizofrenideki belirtilere göre daha hafif şiddetlidir.
Paranoid kişilik bozukluğu nedir?
Paranoid kişilik bozukluğunun en belirgin belirtilerinden birisi sürekli şüphe duymaktır. Genellikle ergenlik ve genç yetişkinlik dönemlerinde başlar. Bireylerin şüphe davranışı aileleriyle, arkadaşlarıyla, tanıdıklarıyla olan ilişkilerini, iş yaşamlarını etkilemektedir. Bu bireyler kötüye kullanılacaklarını düşünebilirler. Şüphecilik ve kötüye kullanılma korkusundan dolayı içlerine kapanık olabilirler. Şüphecilikleri onları sürekli tetikte olmaya kendisini tehlikelerden koruma davranışlarına itebilir. Bazı olay ve durumları yanlış yorumlayıp tehdit olarak algılayabilirler. Bunun sonucunda düşmanca ve öfkeli davranışlar göstermeleri mümkündür.
Paranoid kişilik bozukluğunun belirtileri nelerdir?
DSM – 5 Kriterleri
Erken ergenlikte başlayan ve birçok farlı şart altında görülebilen, başkalarının davranışlarına karşı şüphe, insanların davranışlarını kötü niyetli olarak algılama ve güvensizlik ile karakterize aşağıdaki dört ya da daha fazla bulgunun varlığı paranoid kişilik bozukluğunun göstergesidir.
Herhangi bir geçerli gerekçesi olmadığı halde aldatılmaktan, sömürülmekten, kendisine kötülük yapılacağından kuşkulanma.
Arkadaşlarına güvenmeme, arkadaşlarının kendisine bağlılığı ile ilgili temelsiz kuşkular.
Kendisini kullanacakları korkusuyla insanlara açılamama, paylaşımda bulunmama
Sıradan konuşmalardan tehdit ya da aşağılanma anlamı çıkarma
Kin tutma
Herhangi bir neden olmaksızın olayları ya da konuşmaları kişiliğine saldırı olarak algılayıp öfkeli tepkiler verme
Eşinin ya da partnerinin sadakatinden gereksiz yere şüphe duyma
Paranoid kişilerin bazı özellikleri
Diğer insanları sahtekâr, güvenilmez tehlikeli olarak görürler.
‘İnsanlar beni kullanacak, sömürecek, onlara güvenemem.’ kalıp yargısına sahiptirler.
Eğer biri bana iyi davranıyorsa beni kullanmaya çalışıyordur gibi işlevsel olmayan inançları vardır.
‘İnsanların gizli amaçları var, bu amaçları bulmalıyım’ ‘ her zaman tetikte olmalıyım’ gibi stratejiler geliştirirler.
Sürekli tetikte olma düşmanca davranma, saldırganlık, eleştirel olma gibi davranışlar gösterirler.
Duygularına kızgınlık hâkimdir. Sömürüldüklerini düşündükleri için kızgınlık duyarlar. Olası tehditlere karşı korku hissedebilirler.
Paranoid kişilik bozukluğu ve şizofreni
Paranoid kişilik bozukluğu paranoid şizofreniyle karıştırılabilir. Bu bozukluk paranoid şizofreniden daha farklıdır. Şizofrenide görülen halüsinasyonlar bu bozuklukta görülmez. Şizofreninin en önemli belirtilerinden olan bilişsel dağınıklık yoktur. Şizofreniye göre bireylerin işlevselliklerindeki azalma daha azdır. Paranoid kişilik bozukluğu şizofreni gibi kronik seyirlidir. Şizofrenideki gibi sanrılar görülür fakat bu sanrılar şizofrenideki kadar gelişmiş değillerdir. Sanrılar genellikle paranoid özellik gösterir. Bu yüzden paranoya ya da paranoid bozukluk olarak da adlandırılmaktadır.
Paranoid kişilik bozukluğu farklı kişilik bozukluklarıyla beraber de gözükebilir. Şizotipal, sınırda ve çekingen kişilik bozukluklarıyla beraber görülme ihtimali de vardır.
Paranoid kişilik bozukluğunun nedenleri nelerdir?
Paranoid kişilik bozukluğunun nedenleri konusunda tartışmalar mevcuttur. Bu bozukluğa sahip bireylerin incelenmesi ve araştırma süreci sıkıntılı olmaktadır. Paranoid Kişilik Bozukluğu olan bireyler genellikle uzun araştırma süreçleriyle ilgilenmezler ya da düzenli katılım göstermezler. Bu sebeplerden dolayı bozukluğun nedenleriyle ilgili bilgiler kısıtlıdır. Literatürde A grubu kişilik bozukluklarının yüksek oranda kalıtsal olduğuna dair bilgiler mevcuttur. Psikolojik etmenlerin ( şemalar gibi ) ya da çocukluk dönemi yaşantılarının bozukluğun ortaya çıkmasında etkili olduğuna dair görüşler de mevcuttur.
Görülme sıklığı
Erkeklerde görülme olasılığı daha yüksektir. Toplumda yaklaşık olarak % 0.5 – 2.5’ inde görülmektedir. Şizofreni öyküsü bulunan ailelerde görülme olasılığı fazladır.
Paranoid kişilik bozukluk tedavisi
Paranoid kişilik bozukluğunda birey herkese karşı kuşku duyduğu için başvurduğu ruh sağlığı profesyoneline karşı da kuşkuyla yaklaşacaktır. Genellikle bu kişilerin profesyonel yardıma başvurma olasılıkları düşüktür. Genellikle herhangi bir kriz durumunda ya da yoğun anksiyetelerinin olduğu dönemlerde profesyonel yardıma başvururlar.
Paranoid kişilik bozukluğunun tedavisinde, ilaç tedavisi ve psikoterapi uygulanmaktadır.
Psikoterapide sorunlar yaşanabilir. Psikoterapide terapist ve danışan arasındaki güven ilişkisi önemlidir. Psikoterapide paranoid kişilik bozukluğu olan kişilerle terapist arasındaki güven ilişkisi daha zor kurulmaktadır. Güven ilişkisi sağlam bir biçimde kurulabilirse düzelme sağlanabilir; güven ilişkisi kurulamazsa genellikle danışan terapiye devam etmez. Bu konuda uzmanların daha hassas davranmaları gerekmektedir. Güven konusunda çok aceleci davranmak danışanın terapiye devam etmemesine sebep olabilir.
OKB (Obsesif kompulsif bozukluk), obsesyon, kompulsiyon ya da her ikisinin birlikte görüldüğü bir tablodur. Obsesyon, kişiye rahatsızlık verici düşünce, zihinsel imge ya da dürtülerdir. Obsesyonlar, rahatsız edici olmalarına rağmen sürekli ortaya çıkarlar. Kompulsiyon (ritüel), kişiyi obsesyonların verdiği kaygı ya da rahatsızlıktan uzak tutan ya da kötü bir şeylerin olmasının önüne geçmek için gerçekleştirilen eylemlerdir.
Sık görülen obsesyonlara şu örnekler verilebilir:
Hastalığa yakalanma korkusu: AİDS ya da kanser gibi
Zehirli maddelere dokunma korkusu: Böcek öldürücüler gibi
Birini yaralama ya da öldürme korkuları: Sıklıkla çocuk ya da eş gibi, sevilen birini
Bir şeyleri yapmayı unutma korkusu: Ocağı söndürmek ya da kapıyı kilitlemek gibi
Utanç verici ya da ahlaki olmayan bir şey yapma korkusu: Müstehcen şeyleri söylemek gibi
Sık görülen kompulsiyon (ritüel) örnekleri:
Aşırı yıkanma ya da temizlenme: Elini ya da vücudunu gün içinde defalarca yıkamak gibi
Kontrol etme: Ocağın söndürülmüş kapının kilitlenmiş olduğunu kontrol etmek gibi
Tekrarlama eylemleri: Işıkları 10 kez yakma ya da kapatma gibi Biriktirme ya da eşyaları muhafaza etme: Eski gazete ya da kağıtları atamamak gibi
Nesneleri bir düzen içine yerleştirme: Ortamdaki her şeyin simetrik olmasından emin olmak gibi
OKB yaşayan pek çok kişi, endişelerinin gerçekçi olmadığını ve kompulsiyonlarının saçma olduğunu bilirler. Ama buna rağmen, obsesif düşünce ve kompulsif davranıştan kendilerini alamazlar.
OKB düşünüldüğünden yaygın bir sorundur. Her 40 kişiden biri yaşamının belirli bir döneminde bu sorunu yaşayabilmektedir.
Obsesif kompulsif bozukluk ciddi sorunlara yol açabilir. OKB sahibi kişiler hayatının önemli bir kısmını kompulsiyonları için (mesela temizlik) için harcarlar. Bu durum da onların hayatını zorlaştırır. Pek çok OKB’li kişi, kendileri için rahatsızlık verici ortamdan uzak durur ve eve bağımlı hale gelebilir. Pek çoğu, ritüelleri için aile üyelerinden destek almak zorunda kalırlar.
OKB neden olur?
Obsesif-Kompulsif bozukluğun kesin nedeni bilinmemektedir. Oluşumunda genetik yatkınlığın önemli rol oynadığı düşünülmektedir.
OKB’li kişilerin ailelerinde sıklıkla, OKB’li ya da başka kaygı bozukluğuna sahip kişilere rastlanmaktadır. Ancak genetik yapı tek başına OKB’yi açıklayamaz. Temel yaşantılar da OKB oluşumuna etki etmektedir.
OKB nasıl gelişir?
Yapılan çalışmalar, OKB’ye sahip insanların düşünce yapısının toplumun % 90’ında da var olduğunu göstermektedir. Yani neredeyse herkes, sıkıntı verici düşüncelere sahip olabilir. Bununla birlikte OKB’lileri endişelendiren düşünceler, onların inanç yapılarına ve değerlerine ters düşmektedir. Mesela, çok dindar bir adam ALLAH’a küfretmekten, çocuğunu çok seven bir adam ona zarar vermekten endişe eder. OKB geliştiren kişiler, bu düşüncelerinden rahatsız oldukları için onlardan kaçınır, uzak durmaya çalışır. Sıklıkla bu düşüncelerine engel olmaya çalışırlar. Burada şöyle bir sorun ortaya çıkmaktadır: Bir şeyi düşünmemeye çalışmak, o düşünceyi bırakmak için daha çok çabaya yol açmaktadır. Bunun için 60 saniye içinde, burnunuzu düşünmemeye çalışın. Bunu yapmaya kalkarsanız muhtemelen aklınıza ilk gelecek şey burnunuz olacaktır.
Kişiler rahatsız edici düşünceler kaçamadıklarını fark edince, kaygılarından kurtulmak için başka yollara başvururlar. Mesela çok fazla yıkanırlar, sessizce dua etme bu yollara örnek olarak verilebilir. Bu onların kaygılarını genellikle o an için azaltır. Ancak zamanla, iyi hissetmek için daha fazla eyleme ihtiyaç duyarlar. Bir süre sonra bu eylemler kompulsiyon halini alır. Dolayısıyla bir kısır döngü ortaya çıkar.
Bilişsel davranışçı terapi OKB için nasıl yardımcı olur?
OKB yaşayan kişiler, hiçbir kompulsiyona (eyleme) başvurmadan kendilerini endişe verici düşüncelere bırakmayı korkutucu bulurlar. Düşünceler ortaya çıktığında bir şey yapmak zorunda hissederler, bir şey yapmadıklarında çıldıracakmış gibi hissederler.
Bilişsel-davranışçı terapi size, kompulsiyona başvurmadan kaygınızı kontrol altına almayı öğretir. Terapi sürecinde vücudunuzu gevşetmeyi ve daha az endişe verici düşünce şekillerini geliştirmeyi öğrenirsiniz. Ayrıca korkularınızdan kaçmak yerine onlarla yüzleşerek onları alt etmeyi öğrenirsiniz. Şu anda sahip olduğunuz duygular, bu söylediklerimize inanmanıza engel olabilir. Ama dünyada yapılan çalışmalar bu durumu doğrulamaktadır. Terapistiniz, en çok korktuğunuz durumlarla aşamalı bir şekilde yüzleşmenizde size yardımcı olur. Ve zamanla, rahatsızlık veren düşüncelerinizi “sadece düşünce” olarak kabul etmeyi öğrenirsiniz.
Obsesif-kompulsif bozukluk için geliştirilen bilişsel-davranışçı terapi genelde 20 seans sürer. Belirtilerin şiddetine göre bu süre değişebilir.
Yapılan bilimsel çalışmalar, obsesif-kompulsif bozukluk için bilişsel-davranışçı terapiyi tamamlayan kişilerin % 80’inden fazlasının orta ve iyi derecede düzeldiğini göstermektedir. Terapiden sonra da kişiler eski alışkanlıklarını sürdürme eğilime girebilirler. Ancak davranışları üzerinde çok daha fazla kontrol sahibi olurlar. Genel olarak, insanlar terapiden sonra da iyilik hallerini devam ettirebilmektedirler.
OKB’de ilaçların etkisi nedir?
OKB’de ilaçların % 50-60 düzeyinde etkili olduğu bilinmektedir. Ancak burada önemli bir nokta, birçok kişi ilaçlar kesildikten sonra belirtilerin geri geldiğini belirtmektedir. Bu yüzden ilaç tedavisine paralel olarak bilişsel-davranışçı terapinin de uygulanması gerekir. Bazıları için, ilaç tedavisi ve bilişsel-davranışçı terapi kombinasyonu en iyi sonucu vermektedir.
OKB’nin bilişsel davranışçı terapisinde sizden ne beklenir?
Terapinin başında kaygılı hissedebilir ve ümitsizlik yaşayabilirsiniz. Ancak terapistiniz size, kaygınızla baş etmenin yeni yollarını öğretecektir. Aynı zamanda korkularınızla yüzleşmeye başlamanızda size destek olacaktır. Yeni becerilerinizi uygulamaktan kaçınmamalısınız. Yaşadığınız tüm zorlukları terapistinizle paylaşmanız sizin için süreci kolaylaştıracaktır. Terapi sürecinde ümidinizin kırıldığını hissettiğiniz zamanlar olabilir. Lütfen değişimi ve iyileşmeyi isteyen yanınıza şans verin.
Bu yazıda, sosyal ortamlardan kaçınan, ilişki kurmakta güçlük çeken, topluluk önünde bir şeyler yapmaktan çekinen, daha çok evde vakit geçirmek isteyen ve yalnız kalmayı tercih eden; fakat tüm bunları aslında istemeyerek yapan insanların yaşadığı durumu, yani çekingen kişilik bozukluğunu ele alacağız.
Çekingen kişilik (Ç.N.: İngilizcedeki ‘avoidant’ kavramındaki kaçınma fiilinden hareketle bazen ‘kaçıngan’ olarak da kullanılabilmektedir.) bozukluğu tanısı, eleştirilme, reddedilme ya da kabul görmeme ihtimaline karşı aşırı duyarlı olan, ve karşı tarafın ondan hoşlanacağından emin olmadan ilişkiye girmekten çekinen kişilere konulmaktadır.
Karşı tarafın ondan hoşlandığını ifade ettiği durumlarda, çekingen kişi onun samimiyetinden kuşku duyma eğilimindedir.
Saçma bir şey söylemekten ya da yüzünün kızarması veya başka bir kaygı belirtisi yüzünden mahcup duruma düşmekten aşırı korktukları için sosyal ortamlarda zorluk çekerler. Başkalarına karşı yetersiz ve aciz olduklarına inanırlar; tipik bir şekilde riskleri, tehlikeleri ve her zamankinin dışında bir şeyler yaptıklarında zorlukları abartırlar.
Çekingen kişilik bozukluğu, bağımlı kişilik bozukluğu ve sınır kişilik bozukluğu ile birlikte görülebilir. Tanı ölçütü sosyal kaygı bozukluğu ile sıkı bir benzerlik içindedir ve bu yüzden bu iki durum yüksek bir birliktelik gösterir.
Çekingen
kişilik bozukluğu (ÇKB) önemli oranda sosyal yeti kaybına yol açmasına, bireyin
gelişimini ve üretkenliğini kısıtlamasına rağmen tedavisi ve yeti kaybını
önlemek diğer kişilik bozukluklarına ve birçok psikiyatrik rahatsızlığa oranla
daha kolaydır.
Çekingen
kişilik bozukluğunun yaygınlığı yüzde 1 civarındadır.
Çekingen kişilik bozukluğunun DSM-V kriterleri
DSM-V’te Çekingen kişilik bozukluğu için daha özgül hale getirilen tanı ölçütleri şunlardır:
A.
Aşağıdakilerden
en az dördünün olması ile belirli, genç erişkinlik dönemimde başlayan ve
değişik koşullar altında ortaya çıkan, toplumsal ketlenmenin, yetersizlik duygularının
ve olumsuz değerlendirilmeye aşırı duyarlılığın olduğu sürekli bir örüntüdür.
1.
Eleştirilecek, beğenilmeyecek ya da dışlanacak olma korkusuyla çok fazla
kişiler arası ilişki gerektiren mesleki etkinliklerden kaçınır,
3.
Mahcup düşeceği yada alay konusu olacağı korkusuyla yakın ilişkilerde tutukluk
gösterir,
4.
Toplumsal durumlarda eleştirileceği ya da dışlanacağı üzerine kafa yorar,
5.
Yetersizlik duyguları yüzünden yeni kişilerle aynı ortamda bulunduğu durumlarda
ketlenir,
6.
Kendisini toplumsal yönden beceriksiz, kişisel olarak albenisi olmayan biri
olarak ya da başkalarından aşağı görür,
7.
Mahcup düşebileceğinden ötürü kişisel girişimlerde bulunmak ya da yeni
etkinliklere katılmak istemez.
Çekingen kişilik bozukluğunun özellikleri nelerdir?
Çekingen kişilik bozukluğu olan kişiler, diğerlerine yakın olmak ve kendi entelektüel ve mesleki potansiyellerine ulaşmak istedikleri halde, incinecekleri ve acı çekecekleri korkusuyla ya da itilecekleri ve başarısız olacakları korkusuyla, hem insanlardan hem de başarıdan uzak dururlar.
Kabullenilmeye ihtiyaçları vardır
Yakın arkadaşları pek yoktur.
Aşağılık kompleksleri vardır.
Anksiyete (bunaltı) ve keder yaşamaya karşı toleransları çok düşük olduğu için, kendilerini daha etkili biçimde ifade etmekten, utangaçlıklarını yenmekten kaçınırlar.
Çevrelerindeki diğer insanları potansiyel olarak eleştirici, ilgisiz ve emir verici olarak görürler.
Çekingen kişilik bozukluğu olan kişilerin“Değersizim, hiç bir işe yaramam.”, “Hoş olmayan duygulara dayanamam.”, “Sevilmeyecek biriyim.”, “Tüm eleştiriler aynıdır. En ufak bir eleştiri ile en yoğun eleştiri arasında fark yoktur.”, “Kendimi bir başka insanla kurulacak bir ilişkiye adamadan önce beni kabul edeceğine dair koşulsuz bir garanti alabilmeliyim.” gibi temel inançları vardır.
Başarısızlık ve değerlendirilme korkusuyla iş ortamlarında yeni sorumluluklar almaktan kaçınabilirler.
Yakın ilişkilerden alacakları doyumdan ve başarının getireceği mutluluktan uzak kaldıkları için, temel duyguları anksiyete ve keder karışımıdır.
Çekingen kişilik bozukluğunun sebepleri nelerdir?
Genetik ve sosyalleşememe
Yakın akrabaları arasında C kümesi kişilik bozuklukları sıkça görülmektedir
Agorafobi ve depresyonla çekingen kişilik bozukluğu arasında genetik bir bağ olduğu ileri sürülmüştür.
Çevresel etkenler de önemli rol oynar.
Çekingen kişilik bozukluğunda ayırıcı tanı
Şizoid kişilik bozukluğu ve çekingen kişilik bozukluğunun bir arada bulunması tanıyı zorlaştırmaktadır.
Şizoid kişilik bozukluğunda da toplumdan uzaklaşma görülebilir. Ancak çekingen kişilik bozukluğunda danışan, insan içine girmek ister fakat sıkılganlık ve istenmeme korkusu yüzünden bunu yapmamaktadır
Şizoid kişilik bozukluğunda danışan eleştirilere karşı kayıtsızdır ve çekingen kişilik bozukluğunda görülen özgüven azlığı da genellikle yoktur
Sosyal fobi ile çekingen kişilik bozukluğu:
Sosyal fobi özellikle kronik ve yaygın olduğunda çekingen kişilik bozukluğundan ayırt edilemeyebilir. Sosyal fobi daha sınırlı durumlarda ortaya çıkan bir bozukluktur, anksiyete daha çok başkalarının gözü danışanın üstündeyken ortaya çıkmaktadır.
Ne zaman yardım alınmalı?
Yaşanılan sıkıntılar (çekingenlik, utangaçlık, iletişim kurmakta güçlük çekme vb. gibi) kişiyi rahatsız edecek boyuta gelmişse, kişinin olmak istediği benliği ile gerçek benliği arasında fark varsa (örneğin; kişi, insanlara seminerler vermek, topluluk önünde iyi bir hatip olarak yer almak ve girişimci bir ruha sahip olmak istiyor fakat bunları yapmakta güçlük çekiyor ve kendi istekleriyle çelişiyor), kişinin bu durumu ve yaşadıkları genel toplum normundan belirgin derece sapma gösteriyorsa ve kendi içerisinde yaşadığı bu çatışmayı çözemiyorsa mutlaka bir tıp hekimine, sonrasında ise bir psikoterapiste giderek yardım almalıdır.
Çekingen kişilik bozukluğunun tedavisi
Sosyal
fobisi olan insanların önemli bir kısmı çekingen kişilik bozukluğu tanısı
almaktadır. Çekingen kişilik bozukluğu olan insanların tamamı sosyal fobi
tanısı alırlar. Bu nedenle bu iki bozukluğun tedavisinde aynı ilaçlar ve aynı
bilişsel davranışçı yaklaşımlar kullanılabilir.
Bu kişilerin tedavisinde etkin olarak psikoterapi de kullanılmaktadır.
Zaman zaman bu danışanlar psikoloğa ya da psikiyatriste başvurarak terapiye kendi başlarına başvurabilirler, fakat bu durumlarda korkuları öylesine yüksek boyuttadır ki terapi sırasında en ufak bir zorluk ile karşılaştıklarında geri çekilmeye kalkabilirler. Pozitif yorumlara ve nazik yaklaşımlara cevap verebilirler ama en ufak eleştiri bu kişiler için dayanılmaz olur. Terapist ve danışan arasında pozitif bir ilişki kurulabilirse, kişi kendisine sorun yaratan bazı savunma mekanizmalarından vazgeçebilir. Dolayısıyla terapi oldukça faydalı olabilir. Bu kişiler genelde belli bir dereceye kadar insanlarla iletişim kurma yeteneğine sahiptir, terapi ile bu yetenekleri geliştirilebilir. Her hangi bir yardım alınmaz ise bu kişiler yaşamdan tamamı ile kendilerini soyutlayabilir ve tamamı ile izole olabilirler.
Çekingen kişilik bozukluğu tedavisi ile ilgili az sayıda sistematik araştırma yapılmıştır. Bunların çoğu da farmakolojik olmayan tedaviler alanında olmuştur.
Yaygın sosyal fobinin tedavisi konusundaki çalışmalar çekingen kişilik bozukluğu tedavisine getirilen yaklaşımları büyük ölçüde etkilemiştir. Çekingen kişilik bozukluğu için tedavi ilkeleri belirlerken bu bozukluğun sosyal fobi ile birçok benzerlik paylaştığını göz önüne alarak tedavide örtüşen özellikleri dikkatle değerlendirmek gereklidir.
Çekingen kişilik bozukluğu olan danışanların bir terapi ortamındayken bile dikkatle bakılmasına oldukça duyarlı olduğunu hatırlamak önemlidir. Danışanlar terapistten eleştiri geleceği ve mahcup olma korkusundan ötürü iç yaşantılarını açık bir şekilde ifade etmekte isteksiz davranabilirler.
Terapinin ilk ve en öncelikli hedefi danışanların tedaviye katılmalarını kolaylaştıracak güvenin sağlanmasıdır. Bu başarılı olmadığı takdirde danışan tedaviye katılmayacaktır.
Çekingen kişilik bozukluğu davranışsal, psikodinamik, kişiler arası tedaviler, toplumsal beceri geliştirme terapileri, grup ve aile tedavisi gibi tedaviler kullanılmıştır. Aşağıda bu tedavi yöntemlerinden kısaca bahsedilmiştir.
Davranışçı terapiler
Davranış tedavilerinden herhangi biri toplumsal anksiyete ve çekinme davranışlarının tedavisinde etkin tedaviler olabilir. Bunlar arasında bilişsel-davranış terapisi, mantıksal-heyecan terapisi, sistematik duyarsızlaştrma, toplumsal becerileri geliştirme ile birlikte yüzleştirme teknikleri sayılabilir. Ayrıca anksiyete ile başetme teknikleri, danışanlara terapinin gidişi sırasında korkulan durumlara yüzleştirme yapılırken anksiyete düzeylerinin yükseldiği terapinin başlarında uygulanmalıdır.
Tedavinin yararları terapiden hemen sonra hissedilmeyebilir. İzleme çalışmaları birçok danışanın tedavi programını tamamladıktan aylar ya da yıllar sonra bunun yararını gördüklerini göstermektedir. Bununla birlikte daha ağır danışanlarda kısa bir tedavi programından sonra başka tedavilerin de gerekli olduğu görülmüştür.
Bazı yazarlar toplumsal çekingenliği olan kişilerin davranış tedavilerinden önemli ölçüde yarar görmelerine karşın, iyileşmenin sınırlı olduğu ve tedaviden sonra normal işlevsellik düzeylerine dönemeyebildiklerini bildirmişlerdir.
Çekingen kişilik bozukluğu yüzleştirme, toplumsal beceri geliştirme ve sistematik duyarsızlaştırma yöntemleri kullanılarak yapılan çalışmalarda, bu tedavileri gören danışanlarda kontrol grubuna göre daha anlamlı iyileşme saptanmıştır. Başka bir çalışmada tek başına toplumsal beceri geliştirme ya da bununla birlikte bilişsel tedavi uygulanan danışanlarda anlamlı düzelme elde etmişlerdir. Bu bilgilerin oldukça sınırlı olmasına karşın, yaygın sosyal fobi ve çekingen kişilik bozukluğu için uygulanan bilişsel-davranışsal tedaviler, bilişsel yeniden yapılandırma ile yüzleştirme tedavileri birlikte yapıldığında tek başına yüzleştirmeden daha iyi sonuçlar elde edildiğini göstermektedir.
Sistematik Duyarsızlaştırma: Aşamalı maruz bırakma tekniğidir. Danışandan kaygı hissettiği durumun ya da durumların en az kaygı hissedilen düzeyden en çok kaygı hissedilen düzeye kadar listelenmesi istenir. En az kaygı hissedilen düzeyden başlanıp aşamalı olarak en çok kaygı hissedilen düzeye kadar zihinde canlandırma ve gevşeme ile çalışılır.
Toplumsal Becerileri Geliştirme: Sosyal ortamlarda nasıl davranılması gerektiği ile ilgili bilgilendirme ve çalışmaların yapılması.
Yüzleştirme: Terapi ortamında, terapistin danışana saygısını kaybetmeden, empati kurarak zamanlamanın iyi olduğu, kendisi olmadan danışanın ideal benliğiyle gerçek benliği ve/veya sözel anlatımıyla davranışı arasındaki çatışmalarını, tutarsızlıklarını, çelişkilerini ortaya koyma süreci yüzleştirme olarak tanımlanır.
Psikodinamik terapiler
Yorumlayıcı teknikler tek başına ya da davranışsal ve yüzleştirme terapileriyle birlikte yararlı olabilir. Danışanın tehdit altında olduğunu hissetmesine, utanmasına ya da mahcup olmasına neden olan davranışlarının kontrolünü kaybedeceği korkusuyla ilişkili bilinçdışı fantazilerini yorumlamada “ortaya çıkarıcı” bir yaklaşım kullanılabilir.
Çekingen kişilik bozukluğu olan danışanlarda psikodinamik ve yüzleştirme terapileri bir arada yararlı olabilir.
Kişilerarası terapi
Kişilerarası terapide terapist, ilk olarak danışanın utangaçlığı ve çekingenliğini yenmesi için destekleyici teknikler kullanır. Danışan tedavi ilişkisinde kendisini daha güvende hissettikçe, terapist kendisine güveni doğrudan destekleyen destekleyici ve yakın bir tutum sürdürür. Terapi ilerledikçe ve danışanın kendisine güveni arttıkça, terapist kaçınma davranışını giderek daha az destekler, yakınlığı ve korumayı azaltır.
Grup terapisi
Çekingen kişilik
bozukluğu olan kişilerin diğer toplumsal ortamlarda olduğu gibi grup
terapisinden de korkacakları açıktır. Yapılan çalışmalar grup terapisinin
çekingen danışanlarda yapılacak yüzleştirmeye dayanmaları için kesin bir
şekilde etkin olduğunu göstermektedir. Toplumsal utangaçlığı azaltmada duygusal
yaşantıların düzeltilmesi ve toplumsal becerilerin arttırılmasında grup
terapisi danışanın grup dışında da yakın ilişkiler kurmasını sağlayabilir.
Psikodinamik yönelimli bir grup bu danışanlara kendilerini toplumsal ortamlara
sokma konusunda gerekli cesaret ve desteği sağlayabilir.
Aile terapisi
Aile üyeleri danışana yardımcı olma niyetiyle aşırı koruyucu olabilirler, fakat gerçekte danışanın şans elde etmedeki isteksizliğini sürdürmesine yardımcı olmuş olurlar. Klinisyen onları danışandaki davranış değişikliklerinin önemi hakkında eğiterek aile üyelerinin tedavi sürecine katılmalarını yararlı bulabilir. Aile üyeleri danışanın toplumsal ortamlara katılmasını desteklemede oldukça yararlı olabildikleri gibi, danışanı yeni deneyimler araştırması konusunda teşvik ederlerken, duygusal destek de sağlayabilirler.
Farmakolojik tedavi (ilaç tedavisi)
Çekingen kişilik bozukluğunun ilaç tedavisinde genellikle depresyonda da kullanılan antidepresanlar (SSRI gibi) kullanılır. En az 6 aylık tedavi önerilir. Ancak bu devrede ilaç kesildiğinde kendiliğinden nüksler görülebilir. Daha uzun süreli kullanım önerilir. Danışanların en sık yaptığı yanlış, sıkıntılar hafiflediğinde ilaç kullanımını aksatmalarıdır. Bu yüzden çekingen kişilik bozukluğu belirtileri tekrar ortaya çıktığı için bozukluk müzmin (kronik) bir hal almaktadır ve kişinin tedavi olamayacağı gibi yanlış bir kanıya saplamasına neden olmaktadır.
Çekingen kişilik bozukluğunun ilaç tedavisi konusunda az sayıda çalışma olmasına karşın çekingen kişilik bozukluğu ile sıklıkla örtüşen yaygın sosyal fobi tedavisi ile ilgili çok sayıda yayın vardır.
Çeşitli çalışmalarda geri dönüşümsüz monoamin oksidaz (MAO) engelleyicilerinin ve geri dönüşümlü engelleyicilerinin uygulanmasıyla çekingen kişilik bozukluğunda semptomatik iyileşme gözlenmiştir. Monoamin oksidaz engelleyicileri monoaminlerin etkin iletimini arttırdığı için bu durum monoaminlerin çekingen kişilik bozukluğu patolojisine katkıda bulunabileceğini göstermektedir.
Şimdiye dek çekingen kişilik bozukluğunun birincil tedavi yöntemi olarak herhangi bir ilaç tedavisi önerilmemiştir. Ancak yaygın sosyal fobisi olan danışanlarda monoamin oksidaz inhibitörleri (MAOI) ve benzodiazepinlerin tedavideki etkinliğinin kanıtlanması bu ilaçların çekingen kişilik bozukluğu olan danışanlarda da kullanılmasını gündeme getirmiştir. Bu tip ilaçlarla yapılan tedaviler çekingenlik, reddedilme duyarlılığı, psişik acının artması, kendi kendini eleştirme ve kendini toplumsal ilişkilerden çekme gibi çekingen kişilik bozukluğunun temel özelliklerini etkileyebilir.
Bu tedavilerle girişkenliğin arttığı, mesleki ve toplumsal işlevselliğin iyileştiği ve toplumsal duyarlılığın azaldığı bildirilmiştir. Bu belirtilerdeki iyileşme sosyal fobi gibi diğer eksen I tanılarındaki belirtilerin iyileşmesinden bağımsız olmaktadır. Genel olarak Eksen I tanısına bir kişilik bozukluğunun eşlik etmesi halinde farmakoterapinin etkinliğinin daha az olduğu kabul edilmekle birlikte, yapılan çalışmalar eşlik eden çekingen kişilik bozukluğunun sosyal fobide ilaç tedavisine yanıtı azaltmadığını göstermektedir.
Bütün bu bulgulara karşın sosyal fobi ile çekingen kişilik bozukluğunun örtüşüp örtüşmediği ve kişilik bozukluklarının da kişilerarası ilişkilerde bozulmalara neden olmasından ötürü kişilik bozukluğu belirtilerinin sosyal fobinin tedavisi ile azalıp azalmayacağı tartışma konusu olmaya devam etmektedir. (Monoamin oksidaz, benzodiazepin gibi kavramlar bir çeşit antidepresandır. Antidepresanlar ise psikolojik bozukluğu olan kişilere psikiyatırlar tarafından yazılan ilaçlardır.)
En etkili tedavi için, ilaç kullanımı ve terapi birlikte önerilmektedir.
“Cesaret
korkusuzluk değil, korkuya rağmen korkulan şeyin üzerine gidebilme gücüdür.”
Referanslar
Arıkan, M., Sayar, K., Solmaz, M., Öztürk, M. ve Özer, Ö. A. (2000). Yaygın sosyal fobi hastalarında çekingen kişilik bozukluğu ve psikopatolojiye etkileri. Klinik Psikiyatri, 163-169.
Davinson, G. C. ve Neale, J. M. (2011) Anormal Psikolojisi, Ankara: Nobel Akademi Yayıncılık.
Sevinçok, L., Dereboy F., ve Dereboy Ç. (1998). Çekingen kişilik bozukluğunun klinik özellikleri ve tedavisi. Klinik Psikiyatri, 22-26.
Yaycı, L. (2017). Grupla psikolojik danışmada direnç: önleme ve müdahale yolları. Uluslararası Toplum Araştırmaları Dergisi, 7(13).
Bu yazıda, sosyal kaygı bozukluğu tedavisi -eski adıyla sosyal fobi- için yaygın olarak kullanılan iki tedavi yöntemi üzerinde durmaya çalışacağız:
İlaç Tedavisi
Bilişsel-Davranışçı Terapi
Sosyal fobi tedavisi için ilaç kullanımı
Sosyal fobiler bazen ilaçla tedavi edilebilir. En etkili ve de yaygın olarak kullanılan ilaçlar antidepresanlardır. Monoamin oksidaz inhibitörleri (MAOI‘lar) ve seçici serotonin gerialım inhibitötleri (SSRI‘lar) bunlar arasındadır. Bazı araştırmalar, sosyal fobi tedavisinde, ilaç etkilerinin bilişsel-davranışçı terapilerin etkileriyle karşılaştırılabilir olduğunu göstermiştir. Bazı çalışmalarda ise, bilişsel-davranışçı terapinin ilaçtan çok daha etkili olduğu görülmüştür.
Sosyal fobi tedavisinde bilişsel davranışçı terapiler
Sosyal fobi için, araştırmalarla kanıtlanmış davranışçı ve bilişsel-davranışçı terapi biçimleri söz konusudur. Önceleri daha çok davranışçı terapiler (sorunların çözümü için, davranışlara odaklanan terapiler) ön plandaydı. Yakın zamanlı gelişmeler ise, davranışçı terapilere bilişsel terapilerin (sorunların çözümü için, düşünce ve inanç yapılarına odaklanan terapiler) eşlik etmesiyle çok daha iyi sonuçlar doğduğunu ortaya koydu.
Maruz bırakma terapisi
Sosyal fobiden muzdarip insanların en önemli özelliği, rahatsız oldukları sosyal durumlardan (lokantada yemek yemek, sunum yapmak, yeni insanlarla tanışmak vb.) kaçınmaları, uzak durmalarıdır. Bu kaçınma, ilk etapta kişi üzerinde rahatlatıcı bir etki yaratır, ancak uzun vadede, sosyal fobinin kalıcı hale gelmesine yardımcı olur.
Maruz bırakma yönteminin farklı uygulamaları söz konusu olabilir. Ancak, genel bir uygulama olarak kişi, kaçındığı sosyal durumlara aşamalı olarak maruz bırakılır. Bu maruz bırakma süreci, kişinin yaşadığı zorluk derecesine göre değişkenlik gösterebilir. Genel olarak, öncelikle terapi ortamında, kişinin kaçındığı durumla ilgili düşünce, duygu ve davranış dinamiği ele alınır. Sonrasında kişi, söz konusu duruma imajinasyon yöntemiyle maruz bırakılır. Yani, kişi kaçındığı durumla hayali olarak yüzleşme yaşar. Mesela, sınıfta tahtaya kalkmaktan korkan bir öğrenci, hayalinde tahtaya kalkar, yapması gerekeni yapar ve yerine oturur. Bu belirli bir düzeye kadar tekrar edilir. Bu şekilde kişi, zihinsel olarak kaçındığı durumla yüzleşmeye hazır hale gelir.
Maruz bırakmanın son aşamasında kişi, kaçındığı durumla gerçek hayatta (in vivo) yüzleşir. Yukarıda bahsedilen öğrenci, terapi ortamında belirli bir mesafe kat ettikten sonra, gerçek sınıf ortamında tahtaya kalkar. Deneyimleri, sonraki seanslarda ele alınır. Öğrenci , duruma alışana kadar uygulama devam eder.
Bilişsel terapi
Bilişsel terapi, kişinin sahip olduğu çarpık düşünce yapılarının (gerçekçi olmayan düşünce ve inanç kalıplarının), yaşadığı psikolojik sorunların oluşumunda belirleyici olduğunu var sayar. İyileşmenin de, bu çarpık düşünce yapılarının düzeltilmesiyle gerçekleşeceği kabul edilir.
Öncelikle, sosyal fobi yaşayan kişinin kendisiyle, diğer insanlarla ve hayatla (durumlarla) ilgili temel düşünce yapıları ortaya konmaya çalışılır. Bu düşüncelere, “Ben beceriksizim,”, “Bende bir kusur var.”, “İnsanlar aşağılayıcıdır.”, “Hata yapmak korkunç bir şeydir.”, “Mükemmel bir sunum yapmalıyım.”, “İnsanların bana gülmesi benim için bir felakettir.” gibi örnekler verilebilir.
Söz konusu çarpık, gerçeği yansıtmayan ve kişiye zarar veren düşünce yapıları, daha işlevsel olanlarla değiştirilmeye çalışılır. İlk etapta çok basit gibi görünen bu süreç gerçekte ise çok zorlu olabilmektedir. Çünkü bu düşünce yapıları, doğduğumuz andan itibaren oluşmaya çalışırlar ve son derece güçlü bir şekilde insan zihninde yer edinirler. Değişimleri de, çok kolay olmamaktadır. Bunun için, incelikle geliştirilmiş bilişsel terapi teknikleri kullanılmaktadır. Kişi kendiyle yüzleşir ve değişimin peşinde giderse, yıllardır taşıdığı yüklerden kurtulduğunu hissetmeye başlar.
İlaç mı bilişsel-davranışçı terapi mi?
Ben, “o mu, o mu” yaklaşımını çok doğru bulmuyorum. Söz konusu tercih, duruma ve şartlara göre değişkenlik gösterebilmektedir. Mesela, şu ya da bu sebeple psikoterapi görme şansı olmayan birisi için ilaç tedavisi tabi ki öncelikli seçenek olacaktır. Ancak psikoterapi alma şansı olan birisi içinse, ilaç tedavisi ikinci planda bırakılabilir.
Araştırmalar sosyal fobi tedavisinde ilacın etkili olduğunu göstermekle birlikte, bazı araştırmalar bilişsel-davranışçı terapinin ilaç tedavisinden daha etkin olduğunu gösteriyor. Özellikle şu ya da bu sebeple, ilaç kullanmak istemeyenler için de terapi öncelikli bir seçenek olarak düşünülebilir.
Bilişsel-davranışçı terapi de dahil olmak üzere psikoterapiler, sadece tedavi yöntemi değil, bir farkındalık ve kişisel gelişim yöntemidirler. Dolayısıyla, psikoterapiyle kişi, sosyal fobiden kurtulmakla kalmaz, kendini tanıma ve sosyal fobinin tekrar etmesinin önüne de geçmiş olabilir.
Siz de sosyal fobi tedavisi ile ilgili düşüncelerinizi yazının yorum kısmında benimle paylaşırsanız memnun olurum. Muhabbetle.
Bipolar bozukluk, eskiden manik depresyon olarak bilinen, bir uçta bulunan mani seviyesinden (yüksek) diğer bir uçta bulunan depresyon seviyesine (düşük) uzanan ve bu dönemler arasında değişimlerin yaşandığı bir duygu durum bozukluğu olarak tanımlanmaktadır.
Mani dönemi kişinin aşırı enerjik olduğu, dürtüsel bir şekilde hareket ettiği, gerçekçi olmayacak şekilde kendine güven duyduğu bir dönemdir. Diğer bir uçta bulunan depresyon döneminde ise kişide karamsar yapı, iştah ve uyku problemleri, ölüm düşünceleri vardır.
Bipolar bozukluğun nedenleri tam olarak anlaşılamasa da sebebinin genellikle genetik faktörlerden kaynaklandığı düşünülmektedir. Yani aile geçmişinde çeşitli duygu durum bozukluklarının olması olasılığı arttırmaktadır. Bipolar bozukluğun ilk manik ya da depresif atağı çoğunlukla, genç yaşlarda veya erken yetişkinlikte görülmektedir. Bipolar bozukluk çoğu zaman geç farkedilir ya da yanlış bir şekilde teşhis edilir. Ancak unutulmamalıdır ki, uygun tedavi ve uzman desteğiyle beraber kişiler normal hayatlarını devam ettirebilir ve işlevsel bir şekilde hayatını sürdürebilir.
Bipolar bozukluk mitleri ve gerçekler
Mit:
Bipolar bozukluğu olan insanlar iyileşemezler ve hayatlarına normal bir şekilde
devam edemezler.
Gerçek:
Evet, bipolar bozuklukta yaşamak zordur ancak uygun tedavi ve uzman desteği ile
beraber bu kişilerin de başarılı kariyerleri ve mutlu aile hayatları olabilir.
Kişi artık yaşadığı semptomları idare edebilen, hatta bu semptomları kontrol
eden bir seviyeye ulaşabilir.
Mit:
Bipolar bozukluğa sahip olan insanlar mani ve depresyon dönemleri arasında
hızlı ve sürekli bir biçimde geçiş yaparlar.
Gerçek:
Bazı kişiler, mani dönemi ve depresyon dönemleri arasında geçiş yapabilirler.
Ancak bipolar bozuklukta çoğu kişinin mani döneminden ziyade çoğunlukla
depresyon döneminde oldukları unutulmamalıdır. Bununla beraber mani dönemi
belirtileri fark edilemeyecek kadar hafif olabilir. Bipolar bozukluğa sahip
kişiler, herhangi bir belirti olmadan uzun süreli olarak hayatlarına devam
edebilirler.
Mit:
Bipolar bozukluk, kişinin sadece duygu durumunu yani ruh halini etkiler.
Gerçek: Kişinin duygu durumunun yanı sıra dikkat ve dikkati sürdürebilme becerisi, hafıza, iştah düzeyi, uyku düzeni ve cinsel dürtüleri etkilenir. Buna ek olarak, kişide anksiyete(kaygı), alkol-madde bağımlılığı, kalp hastalığı, baş ağrısı, diyabet gibi belirtilerin de olabileceği unutulmamalıdır.
Mit:
İlaç kullanımı dışında yapılabilecek şeyler neredeyse yoktur.
Gerçek:
İlaç tedavisinin yanı sıra terapi yöntemleri ve kişinin kendine yardım
stratejileri tedavinin önemli parçalarıdır. Yapılan araştırmalar tedavi için
ilaç kullanımı ve terapi desteğinin başarı oranını arttırdığını keşfetmiştir.
Bipolar
bozukluğun sebepleri net olarak bilinmese de, genetik yatkınlığın önemli bir
neden olduğunu ancak bunun tek sebep olmadığı söylenebilir. Psikolojik ve
çevresel faktörlerin de bipolar bozukluk için önemli tetikleyici kavramlar
olabileceği unutulmamalıdır. Tetikleyiciler yeni dönemleri(mani, hipomani,
depresyon, karma) başlatabileceği gibi mevcut belirtilerin daha da artmasına
neden olabilir. Bununla beraber birçok bipolar bozukluk herhangi bir
tetikleyici neden olmadan da ortaya çıkabilir.
Stresli yaşam olayları, genetik olarak yatkın kişilerde bipolar bozukluğun tetiklenmesine yol açabilir. Bu olaylar askerlik, evlilik, sevilen birinin hastalığı ya da kaybı, yeni bir işe başlama, işten kovulma, stresli iş deneyimleri, üniversiteye başlama gibi önemli yaşam değişimlerinin yaşandığı dönemlerdir.
Madde bağımlılığı,
bipolar bozukluğun bir nedeni sayılmamaktadır. Ancak madde kullanımı ile
beraber kişi yeni bir atak geçirebilir ve bu da süreci daha kötü bir hale
getirebilir. Uyarıcı maddeler, mani dönemini tetikleyebileceği gibi, alkol ve
sakinleştirici maddeler de bipolar depresyonu tetikleyebilmektedir.
Mevsimsel değişiklikler,
yine mani ve depresyon dönemlerini tetikleyici bir neden olabilir. Örneğin yaz
aylarında manik dönem daha fazla görülürken, bahar ve kış aylarında ise bipolar
depresyon daha fazla görülmektedir.
Yetersiz uyku,
kişi için yine mani dönemini tetikleyebilecek önemli bir neden olarak
sayılabilir.
Bipolar bozukluk tipleri nelerdir?
Birçok insan bipolar bozukluğun tek tip olduğunu ve bu duygu durum bozukluğuna sahip olan kişilerin de hep aynı belirtileri göstereceğine inanır. Fakat bipolar bozukluk kişinin yaşadığı belirtilere bağlı olarak birbirinden ayrılan birkaç kategoriye sahiptir. Bu nedenle kategorilere bağlı olarak, kişi sürekli olarak mani ve bipolar depresyon semptomlarını göstermez.
Bipolar bozukluk 1
Bipolar
1 bozukluğu, mani olarak ifade edilen dönemin özelliklerini karşılamalıdır. Bir
kişinin bipolar 1 tanısı alabilmesi için depresyon dönemini yaşaması
gerekmemektedir. Ancak yine de bu tanıyı alan kişilerin genel anlamda her iki
dönemi yaşadığı görülmektedir. Burada önemli olan kişinin manik semptomları
mutlaka göstermesidir.
Bipolar bozukluk 2
Kişinin
bu tip bir bozukluk tanısı alabilmesi için, depresif bir dönemi ve mani
döneminden daha hafif semptomları olan hipomani dönemini geçirmiş olması
gerekmektedir. Hipomani dönemini yaşayan insanlar yine günlük anlamdaki rutin
işlerine devam edebilmektedirler. Bu tip bozukluğa sahip olan kişiler depresif
semptomları daha uzun süre yaşama eğilimindedir.
Siklotimi
Siklotimi,
hipomani ve depresyon semptomlarından oluşmakla beraber, bu tip bozukluğa sahip
olan kişiler, hipomani semptomlarını daha az sayıda ve şiddette
yaşamaktadırlar. Bu noktada Bipolar 2’den ayıran bir başka sebep de depresyon
semptomlarının da yine daha az sayıda ve şiddette geçirilmesidir.
Hızlı döngülü bipolar bozukluk
Bu tip bipolar bozukluk tanısının alınabilmesi için kişinin, 1 yıllık bir süre boyunca en az dört veya daha fazla mani, hipomani, bipolar depresyon dönemlerini geçirmesi gerekmektedir.
Bipolar
bozukluk, farklı insanlarda farklı şekillerde görülebilmektedir. Belirti düzeyleri
ve sıklıkları bakımından kişiler arasında farklılık gösterebilir. Bazı insanlar
mani dönemine yatkın olabileceği gibi bazı insanlar da depresyon dönemine daha
yatkın olabilir. Bazı kişiler çok sık bir şekilde duygudurum bozulmaları
yaşayabileceği gibi bazı kişiler de yaşamları boyunca yalnızca birkaç kez bunu
deneyimleyebilirler. Bipolar bozuklukta, dört tip duydurum dönemi vardır.
Bunlar mani, hipomani, depresyon ve karma dönemdir. Bu dört tipin her birisinin
de kendine özgü belirtileri vardır.
Mani döneminin belirtileri nelerdir?
Bipolar
bozukluğun mani döneminde yüksek enerji, aşırı iyi hissetme, coşku vardır. Kişi
çok hızlı bir şekilde konuşabilir, az uyuyabilir ve hiperaktif olabilir. Ayrıca
kişi kendini mükemmel birisi olarak hissedebilir. Ancak bu dönemde kişi,
gereksiz alışveriş yapabilir, uygunsuz cinsel faaliyetlerde bulunabilir. Aşağıda
mani döneminin ortak belirtileri verilmiştir.
Kişi kendini normalden farklı bir şekilde iyi veya öfkeli hissedebilir.
Gerçekçi olmayacak bir şekilde kişi kendine güven duyabilir.
Çok az uyku ihtiyacı ve bunun da beraberinde aşırı enerji hali vardır.
Kişinin konuşma hızı takip edilemeyecek kadar hızlıdır.
Dürtüsel davranışlar vardır(aşırı para harcama hali, cinsel davranışlarda aşırı artış, yoğun alkol-madde kullanımı ya da kumar davranışı vs.)
Ağır vakalarda ise kişi sanrılar ve halüsinasyonlar yaşayabilir.
Hipomani döneminin belirtileri nelerdir?
Hipomani,
mani döneminin daha az şiddetli halidir. Kişi bu dönemde kendini yine enerjik
ve üretken hissedebilir. Ancak kişi yine de günlük hayatına devam edebilir ve
bu dönem çevresi tarafından fark edilmeyebilir. Buna rağmen bu dönemde
ilişkiler, iş yaşantısı ve maddi yatırımlar konusunda kötü kararlar alınabilir.
Buna ek olarak hipomani döneminin ardından kişi, mani dönemine yükselebilir ya
da depresif dönem yaşayabilir.
Bipolar depresyonun belirtileri nelerdir?
Geçmişte bipolar bozuklukta yaşanılan depresyon ile klasik depresyon beraber kullanılmıştır. Ancak araştırmalar bu dönemdeki depresyonun normal depresyondan farklılaştığını ortaya koymuştur. Örneğin klasik depresyondaki antidepresan tedavisi bipolar bozuklukta kullanılmamaktadır. Bipolar depresyonda antidepresan kullanımı kişi için risk barındırmaktadır. Bu dönemdeki antidepresan kullanımı, mani veya hipomani dönemine zemin hazırlayabilmekte ve hızlı bir döngüye neden olabilmektedir. Bipolar depresyonda sinirlilik, suçluluk, ani ruh hali değişimleri ve huzursuzluk çok daha fazladır. Ayrıca psikotik anlamda depresyon geçirme riski(gerçeklikten uzaklaşmak) daha fazladır. Bipolar depresyonun sık görülen belirtileri aşağıda verilmiştir.
Umutsuzluk, üzgün hissetmek ve karamsar duygular
Aşırı yorgunluk ve enerji kaybı
Uyku düzeninde değişiklik
Değersizlik ve suçluluk duyguları
Eskiden yapmaktan hoşlanılan aktivitelere bile ilgi duymama
Dikkat ve dikkati sürdürmede zorluk
Ölüm ya da intihar düşünceleri
Karma dönemin belirtileri nelerdir?
Karma
dönemde kişi hem mani hem hipomani hem de depresyon belirtilerini
göstermektedir. Bu dönemin ortak belirtileri ise şu şekildedir.
Ajitasyon
Sinirlilik
Anksiyete (bunaltı)
Uykusuzluk
Dikkati sağlamakta güçlük
Bu
dönemde hissedilen yüksek enerji hali ve depresyon vardır. Ancak bu kombinasyon
özellikle intihar için yüksek bir risk barındırmaktadır.
Öncelikle
bipolar bozukluğun çocuklarda olan belirtilerini tanımlayabilmek zor
olabilmektedir. İniş ve çıkışların nedeni stres faktörleri, travma, bipolar
bozukluk veya başka tip ruh sağlığı problemlerinden herhangi biri olabilir.
Çocuklar
ve ergenler, tıpkı yetişkinler gibi depresif, mani veya hipomani dönemleri
yaşayabilir. Ancak bu noktada çocuklar erişkinlerden farklı belirtiler de
gösterebilmektedir. Bazı çocuklar herhangi bir belirti olmadan dönemler
arasında hızlı geçişler yapabilmektedir. Çocuklar ve ergenlerde bipolar
bozukluğun en belirgin belirtisi normal duygusal değişimler yerine ciddi
duygusal değişimlerin yaşanmasıdır.
Bipolar bozukluk ve intihar arasındaki ilişki nasıldır
Bipolar
bozuklukta depresyon dönemi genellikle şiddetlidir ve intihar için önemli bir
risk faktörü oluşturmaktadır. Bunun da beraberinde intihar girişimleri daha
ölümcül düzeyde sonuçlanabilmektedir.
Kişi sık sık depresif ataklar geçiriyorsa, alkol-uyuşturucu bağımlılığı varsa, ailede daha önce yaşanmış bir intihar öyküsü gerçekleşmişse risk faktörü daha artmaktadır. Bu nedenle bu belirtileri yaşıyorsanız ya da bir başkası yaşıyorsa, acil olarak uzman desteği almanız gerekmektedir. Aşağıda intihar için risk faktörünü oluşturan bir takım belirtiler verilmiştir.
İntihar konusunda uyarı işaretleri
Yoğun ölüm düşünceleri, kendine zarar verme davranışı ya da başkalarıyla intihar üzerine konuşmak
Gelecek hakkındaki umutsuzluk duygusu ve karamsar düşünce(“gelecekte beni bekleyen olumlu hiçbir şey yok”, “her şey daha kötü olacak” vs.)
Yoğun değersizlik hisleri(“ben değersizim”, “ben hiçbir şeyi başaramam” vs.)
İşleri bir anda düzene sokmaya çalışmak ve çevresindeki kişilerle veda konuşmaları yapmak.
İntihar etmek için gerekli materyalleri araştırmak ya da almaya çalışmak.
Bipolar bozukluk tedavisi
Bipolar
bozukluğun yukarıdaki bölümlerde sayılan belirtilerini kendinizde veya bir
başkasında görüyorsanız, uzman desteği almanız önem taşımaktadır. Var olan
belirtileri görmezden gelmek, belirtileri ortadan kaldırmayacaktır. Aksine
durumun daha da kötüleşme ihtimali vardır. Bipolar bozukluğun tedavi edilebilen
bir duygu durum bozukluğu olduğu unutulmamalıdır. Tedavi edilmeyen bipolar
bozukluk, kişinin sosyal, akademik veya iş hayatında büyük sorunlara neden
olabilmektedir.
Bilişsel Davranışçı Terapinin, bipolar bozukluğun tedavisinde 4 amacı bulunmaktadır. Bunlar; “İlaç tedavisine uyum sağlama”, “Erken tanı ve müdahale”, “Stres ve yaşam stili yönetimi”, “Eş tanıların tedavisi” aşamalarıdır. Daha net bir ifadeyle açıklamak gerekirse danışanın yaşadığı semptomlar ile davranış ve düşünceleri konusunda başa çıkma becerilerini geliştirmesi amaçlanmaktadır. Daha sonrasında bu davranış ve düşüncelerin temelini hazırlayan, geçmiş yaşantılarına dair yanlış inançlarının değiştirilmesi amaçlanmaktadır.
Her bir danışanın yaşadığı atağın nitelikleri dikkatle belirlenmeli ve müdahalenin de buna göre olması gerekmektedir. Bilişsel Davranışçı Terapide, terapistin “terzi” gibi müdahale planını danışana özel hazırlaması gerekmektedir.
Bilişsel Davranışçı Terapi, ilaç tedavisiyle beraber kullanıldığında danışanın sürece gösterdiği uyumu da arttırmaktadır. Böylece bipolar bozukluğun tedavisinde uygulanan standart bir yöntem haline geldiği söylenebilir.
Bipolar bozuklukta kendine yardım
Eğitim Almak:
Mümkün olduğunca çok bir şekilde çeşitli kaynaklardan bipolar bozukluk hakkında
bilgi almanız sizin adınıza önemli olacaktır. Süreciniz hakkında bilgi sahibi
olmanız tedavi süreci adına işinizi kolaylaştıracak ve böylece kendinize yardım
edebilme fırsatı elde edeceksiniz.
Harekete Geçmek:
Sporun ruh hali üzerinde olumlu bir etkisinin olduğu unutulmamalıdır. Bu
noktada yapacağınız egzersizler ruh haliniz adına size olumlu etkide
bulunacaktır.
Stresi Kontrol Altında Tutmak: Akademik
veya iş hayatı ile günlük yaşamınız arasındaki dengeyi sağlamanız önemlidir. Bu
noktada stresli durumlardan kaçınmanız tedavi sürecinizde işinizi
kolaylaştıracaktır. Çeşitli nefes egzersizleri, meditasyon gibi rahatlama
teknikleri sizin için işe yarayacaktır.
Destek İsteyin:
Süreciniz adına sosyal anlamda destek almanız önem taşımaktadır. Bu noktada bir
sosyal gruba katılım sağlamak ya da güvendiğiniz yakın bir arkadaşınızla
iletişim kurmak tedavi sürecinizi olumlu anlamda etkileyecektir.
Ailenizle Bağlantıda Kalın: Çevrenizde
sadece yaşadıklarınız hakkında sizi dinleyebilecek ve anlayabilecek birilerinin
olması sizi destekleyecektir.
Sağlık bir Şekilde Yaşamaya Çalışın:
Sağlıklı uyku ve yemek yeme alışkanlıkları duygu durumunuzu da olumlu anlamda
etkileyecektir. Bu nedenle kendinize düzenli bir uyku takvimi belirlemeniz ve
sağlıksız yiyecek ve içeceklerden uzak durmanız size yardımcı olacaktır.
Kendinizi İzleyin: Sizde
var olan belirtileri izlemeniz ve kontrolden çıkıp çıkmayacağınıza dair
işaretleri görmeniz, sorunun öncesinden önlem almanızı sağlayacaktır. Bu
şekilde sorun başlamadan durmuş olacaktır.
Bipolar bozukluğa sahip olduğunuz için etiketlenmek
Toplumun geneli bipolar bozukluğu genel anlamda duymuştur. Ancak duymaları, insanların bunu anladıkları anlamına gelmez. Bu noktada yalnız olmadığınızı fark etmeniz ve etiketlenmek zorunda olmadığınızı kabul etmeniz gerekmektedir. Peki bunun için neler yapabilirsiniz?
Tedavinize
olabildiğince daha fazla dahil olun. Bu noktada uzmanınızla mutlaka iletişim
içerisinde olup, çeşitli kaynaklardan ayrıca bilgi almanız da önem
taşımaktadır. Unutmayın ki siz tedaviniz hakkında ne kadar çok bilgi sahibi
olursanız, hem kendi gelişiminiz hem de çevrenizin daha çok farkındalık sahibi
olmasına katkıda bulunursunuz. Yakın
çevrenizde bulunan ve sürecinizi bilen kişilerin, yukarıdaki bölümlerde
bahsettiğimiz “mit’ler” yerine “gerçekleri” bilmesi etiketlerden kurtulmanıza
fayda sağlayacaktır. Sizin farkındalık sahibi olmanız başkalarının da
farkındalık sahibi olmasına katkıda bulunacaktır.
“Size en çok iyi gelecek şey, bipolar bozukluk belirtilerinin ve kendini gösterme şeklinin, sizin kişilik özelliklerinizden ya da “kötü” olduğunuzdan dolayı gelmediğinin kabulüdür.
Henin A, Otto MW, Reilly-Harrington NA. Introducing flexibility in manualized treatments: Application of recommended strategies to the cognitive-behavioral treatment of bipolar disorder. Cogn Behav Pract 2001; 8:317-328.
Schwannauer M. Cognitive behavioral therapy for bipolar affective disorder. In Mood Disorders: A Handbook of Science and Practice (Ed. M Power):259-273. England, Wiley, 2004.
Smith, K.(Şubat, 2018) The Difference Between Bipolar Disorder 1 and 2. www.psycom.com
Smith, M., M.A, Segal, J.,(Kasım, 2018). Bipolar Disorder Signs and Symptoms. www.helpguide.com
Vieta E, Pacchiarotti I, Scott J, Sanchez-Moreno J, Di Marzo S, Colom F. Evidencebased research on the efficacy of psychologic interventions in bipolar disorders: A critical review. Curr Psychiatr Rep 2005; 7:449-455.
Anksiyete tedavisi odaklı bu makale Psychology Today editörleri tarafından incelenmiştir.
Belirli bir düzeyde anksiyete, insan olmanın doğal bir parçasıdır. Anksiyetenin temel amacı kötü sonuçları beklemektir ve bu bağlamda anksiyete yararlı olabilir. Kötü sonuçları beklemek, önemli bir etkinlik öncesinde hazırlık yapma veya prova yapma konusunda bir teşvik olarak hizmet edebilir, böylece istediğiniz sonucun gerçekleşme olasılığını arttırabilir. Anksiyeteyi tamamen ortadan kaldırmak istenilen bir hedef değildir. Onu yönetmenin ve hayatınıza müdahale etmesini engellemenin işlevsel yollarını bulmak, herkesin sahip olması gereken bir beceridir. Zihinsel yaşamınızı ele geçiren veya normal aktivitelerinizi sınırlayan anksiyete ciddi bir dikkat gerektirir.
Herhangi bir bozukluk gibi anksiyete de, sıklığı, yoğunluğu veya her ikisi aracılığıyla kişinin normal işlevselliğini bozmaya başladığında tedavi gerektirir. Anksiyete, rahatsız edici durumlardan kaçınma gibi uygunsuz tepkilere yol açar, deneyimi sınırlar ve genellikle yaşamın keyfini çıkarmanızı engeller. Endişeler, günün her saati sürekli bir şekilde zamanı tüketebilir, konsantrasyonu bozabilir, uykusuzluğa neden olabilir ve genel anlamda hayatınızda sıkıntı yaratabilir. Çoğu zihinsel hastalık gibi, anksiyete de izole edicidir ve tehdit duygusuna karşı tepki olarak kişiyi başkalarıyla ilişki kurmaktan kaçınmaya teşvik eder. Gelecekteki kötü bir sonucun hayal edilmesine odaklandığı için anksiyete, insanların şu anın tadını çıkarmasını engeller ve belki daha zalimce, endişenin kaynağı olan sorunu çözmenin koşullarını yaratma olasılığını engeller. Gerçek şu ki, zihinsel alanı serbest bırakmak ve anlık aktivitelere katılmak, endişeyi çözme şartlarını yaratma olasılığını artırır, ki bu da tedavinin temel hedeflerinden biridir.
Buna rağmen, şaşırtıcı sayıda kişi tedavi almaktan kaçınıyor. Çoğu zaman, anksiyetenin birçok fiziksel belirtisini fiziksel bir bozukluğun kanıtı olarak yanlış anlarlar ve bu inancı sürdürerek teşhis arayışına girerler. Veya endişeleri kendi başlarına kontrol edebileceklerini düşünebilirler, ancak bu kontrol genellikle düşündükleri kadar kolay olmaz. Kapsamlı bir araştırmada, anksiyete bozukluğu olan insanların neredeyse sadece %20’sinin profesyonel yardım aradığı görülmüştür.
Anksiyete kendiliğinden geçer mi?
Anksiyete, bireylerin ve türün hayatta kalması için kökleri derin bir koruyucu zihinsel durumdur. Bu nedenle, belirli bir düzeyde anksiyete gereklidir. Ne yazık ki, anksiyetenin nöral yolları aşırı etkinlik eğilimindedir ve hayal gücünde hayal edilen olası tehlike senaryoları dikkati ele geçirebilir. Anksiyete doğal olarak kendiliğinden artar ve azalır, ancak endişeyi yönetme becerileri olmadan, özellikle anksiyetenin rahatsız edici fiziksel bileşenleri size karşı üstün gelebilir. Anksiyetenin doğal değişken seyri göz önüne alındığında, semptomların artık bozukluğun teşhis kriterlerini karşılamadığı dönemler olabilir, ancak hala kalıcı semptomlar ve nüks olasılığı vardır. Anksiyeteniz geçmek bilmiyorsa yapabileceğiniz birçok şey vardır.
Anksiyete tedavisi için hangi seçenekler mevcuttur?
Tüm hastalar, hastalığın doğası ve tetikleyicileri hakkında bilgilendirilmelidir. Temel bilgilerin ötesinde (psikoeğitim), anksiyete bozukluklarına yönelik kanıta dayalı üç yaklaşım bulunmaktadır. İlk yaklaşım psikoterapidir. Genellikle en yaygını bilişsel davranış terapisi olup, genelleşmiş anksiyete, sosyal anksiyete ve panik için faydalı bulunmuştur ve çoğu hastanın klinik yardım aradığı anksiyete durumlarıdır. Agorafobi dahil fobiler, maruz bırakma terapisi olarak bilinen bir tür davranışsal tedaviye yanıt verir. Psikoterapi, anksiyeteyi kökten sökmeyi amaçlamaz – ki bu ne mümkün ne de istenen bir şeydir – ancak fiziksel uyarıyı sakinleştirmek, bilişsel bozulmaları düzeltmek ve korkulan şeyden kaçınmayı azaltmak için araçlar sunmayı amaçlar. Ancak, terapi zaman alır ve anksiyetenin acı veren rahatsızlığı o kadar şiddetli olabilir ki birçok hasta hemen rahatlama çabasına girer.
İlaçlar genellikle tek başına veya psikoterapi ile birleştirilerek verilir, ancak anksiyeteyi tedavi etmek için kullanılan ilaçların tümü anında rahatlama sağlamaz. En yaygın olarak reçete edilen ilaç, SSRI (Seçici Serotonin Gerialım İnhibitörü) olarak bilinir ve etkilerinin fark edilir hale gelmesi birkaç hafta sürebilir. Benzodiazepin de yaygın olarak reçete edilir ve hızlı bir şekilde etki eder, ancak genel olarak sedasyona yol açar ve dahası, bağımlılık riski de taşır. Egzersiz programları, nefes teknikleri ve farkındalık eğitimi gibi “yaşam tarzı” yaklaşımları da anksiyeteye karşı önemli yaklaşımlardır ve diğer terapi yöntemlerine ek önlemler olarak veya tek başına önerilir.
Anksiyete tedavi edilmezse ne olur?
Tedavi edilmeyen zihinsel hastalıklar, özellikle anksiyete, semptom şiddetinde ilerleyebilir ve insanların yaşamlarını önemli ölçüde kısıtlayabilir. Tedavi edilmeyen anksiyete, panik ataklara yol açabilir. Bu ataklar sadece kendi başlarına korkutucu değildir, aynı zamanda gelecekteki davranışları da güçlü bir şekilde şekillendirir. İnsanları yoğun anksiyete nöbeti endişesi nedeniyle faaliyetlerini kısaltmaya ve kendilerini güvende hissetmedikleri yerlerden kaçma ihtiyacını düşünmeye iter. Ayrıca, tedavi edilmeyen anksiyete, komorbid depresyon riskini artırır; çalışmalar, genelleşmiş anksiyete bozukluğuna sahip olanların yaşamları boyunca %64’ünün major depresyon geliştirdiğini göstermektedir.
Anksiyete, ağrı ve acı gibi gibi fiziksel rahatsızlar ile aynı nöral yolların birçoğunu paylaştığı için, ağrı veya acı algısını kötüleştirir ve bunlardan kaynaklanan sakatlık riskini artırır. Ayrıca, anksiyete stres tepkisini tetikler ve stres hormonları vücuda ve beyne sürekli olarak zarar verir, özellikle hipokampus üzerindeki toksik etkiler nedeniyle hafıza sorunlarına yol açar. Anksiyete genellikle uykuyu bozar ve kronik uykusuzluk yoluyla tedavi edilmeyen anksiyete, metabolizma sistemlerini zayıflatabilir, diyabet riskini artırabilir; bağışıklık fonksiyonunu bozabilir ve kronik olarak kan basıncını yükseltebilir.
Ancak tedavi edilmeyen anksiyetenin yaşam kalitesi ve ilişkiler üzerindeki etkisi belki de en büyüğüdür. İnsanları, rahatsız edici fiziksel duyumların yaşandığı durumlar ve deneyimlerden kaçınmaya teşvik eder ve (yanlış) tehlike algısını pekiştirir. İnsanların yaşamlarını daraltır – bu nedenle genellikle depresyona yol açar – ve özellikle çocukları önemli gelişimsel deneyimlerden mahrum bırakabilir.
Yetişkinlerde anksiyete, madde kullanımı ve istismarının yaygın bir nedenidir. Çalışmalar, anksiyete yaşayan insanların dörtte birinin ruh sağlığı durumlarının farkında olmadığını göstermektedir. Alkol veya diğer maddeler, rahatsız edici semptomları maskeleyebilir. Zamanla, anksiyete hem zihinsel hem de fiziksel sağlığı etkiler ve kişinin işlevselliğini konjestif kalp yetmezliği gibi kronik bir fiziksel hastalıktan kaynaklanan sıkıntı düzeyine kadar etkileyebilir.
Anksiyete tedavisinde ilk seçenek nedir?
Bilişsel davranış terapisi, anksiyete için gereken bir tedavi olarak kabul edilir ve çalışmalar, en azından ilaçlar kadar etkili olduğunu göstermektedir. Ne yazık ki, birçok insan ilaç tarafından sağlanan semptomatik rahatlama olmadan terapiye odaklanamayabilir. Bu nedenle, psikoterapi genellikle ilaçla birlikte uygulanır. Terapinin en büyük katkılarından biri, insanların anksiyetelerinin tetikleyicilerini tanımalarına yardımcı olmasıdır, bu da anksiyeteyi yönetme becerisini öğrenmenin önemli bir ilk adımıdır. Öte yandan, ilaçlar yalnızca alındığı sürece rahatlama sağlar. Yan etki riski taşırlar, en yaygın önerilen ilaç olan SSRI ise hemen işe yaramaz, hatta hastaların yaklaşık üçte birinde neredeyse hiç işe yaramaz- diğer üçte birinde ise sadece orta derecede işe yarar.
Anksiyetenin paradokslarından biri, hiç hoş olmayan vücut belirtileri üretmesine rağmen birçok insanın hiçbir şekilde tedaviye başvurmamasıdır. Tedavi arayan birçok insan, fiziksel bir rahatsızlık olması gerektiğine inandıklarından bir teşhis konulması için boşu boşuna doktordan doktora koşarlar.
Psikoterapi ne işe yarar?
Anksiyete için en yaygın olarak test edilen terapi bilişsel davranış terapisidir (CBT). Kısa vadeli ve beceri odaklı bir yaklaşımdır. Bu terapi, endişenin neden olduğu bilişsel süreçlere, sonsuz endişeye yol açan rahatsız edici fiziksel semptomlara (örneğin hipervijilans, hızlı kalp atışı ve genel tedirginlik) ve anksiyeteye bağlı yaşamı sınırlayan ve yaşamdan zevk almayı engelleyen davranış sonuçlarına (korkulan şeylerden kaçınma gibi), aynı anda müdahale eder.
Bilişsel davranış terapisi, tüm vücudun uyarılma durumunu azaltacak beceriler öğretir, örneğin diyafram nefesi almak ve progresif kas gevşemesi gibi. Esasında, BDT, kötü düşünceleri hedefler. Örneğin, gelecekteki olaylar için felaket sonuçlar beklentisi gibi. Çünkü uygunsuz düşüncelerin uygunsuz hislere ve davranışlara temel olduğu kabul edilir. Hastalar, örnek olarak, otomatik düşüncelerini sorgulamayı ve onları direkt kabul etmek yerine arkasındaki kanıtları incelemeyi öğrenirler. Ya hep ya hiç (“Eğer A Üniversitesi’ne giremezsem, hayatım mahvolur”) gibi, sonuca hızla varma, küçük kanıtlardan felaket senaryoları oluşturma, olumlu kanıtları göz ardı etme veya küçümseme ve zihni olumsuz bir şekilde eğilimlendiren diğer düşünce bozukluklarını tanımayı öğrenirler.
İlaç tedavisi ne işe yarar?
Anksiyete, zihinsel ve fiziksel uyarılma durumunun bir ifadesidir ve hipervijilans, konsantre olamama ve genel olarak sinirlilik gibi diğer belirtilerle kendini gösterir. Anksiyeteyi çözmek için belirli bir tür ilaç veya tedavi yöntemi yoktur, çünkü bu karmaşık bir durumdur ve hem beyindeki hem de vücuttaki birçok sistemle ilişkilidir. Anksiyetenin doğası ve beyinde kullandığı devreler hala aktif olarak bilimsel araştırma konusudur. Bununla birlikte, anksiyeteyi tedavi etmek için kullanılan farklı türde ilaçlar bulunmaktadır. İlaçlar genellikle sinir sistemini sakinleştirmeyi amaçlar. Anksiyete seviyelerini yeterince düşürmek için kullanılır, bu sayede hastalar bilişsel davranış terapisine odaklanabilir ve onun faydalarını elde edebilir. Herhangi bir hastanın en iyi anksiyete azaltıcı ilacını bulmak için birden fazla ilaç denemesi yapması gerekebilir.
Anksiyeteyi tedavi etmek için hangi tür ilaçlar kullanılır?
Doktorların hastalara yardımcı olmak için ellerinde bulundurdukları birkaç tür anksiyete ilacı vardır. Bu tür ilaçlar ilk 1960’ların başlarında bulunan Librium (klordiazepoksit) ve Valium (diazepam) gibi benzodiazepinlerdir. daha sonra Xanax (alprazolam), Ativan (lorazepam) ve Klonopin (klonazepam) gibi ilaçlar da bu gruba katıldı. Hepsi zihin ve vücut üzerinde genel bir sakinleştirici etkiye sahiptir. Hızlı bir şekilde etki ederler ve panik atakların akut anksiyetesini hafifletebilirler. Ancak bağımlılığa yol açabilirler ve günümüzde hala yaygın bir şekilde kullanılmalarına rağmen, kısa vadeli kullanım için en iyi seçenek olarak kabul edilirler.
Diğer bir ilaç grubu, 1960’larda geliştirilen, propranolol gibi “beta-blokörler” olarak bilinen ilaçlardır ve belirli kalp ritmi bozukluklarını tedavi etmek için en iyileridir. Resmi olarak anksiyete bozukluklarında kullanım için onaylanmamış olsalar da, sahne korkusu yaşayan bireylerin sahne heyecanını atlatmalarına yardımcı olmak için ihtiyaç duyduklarında kullanılmalarını destekleyen önemli araştırmalar bulunmaktadır ve müzisyenlerin performanslarını artırdığını gösteren kanıtlar da vardır.
Günümüzde kullanılan en popüler anksiyete ilaçları, ilk olarak 1988’de Prozac (fluoksetin) ile tanıtılan SSRI’lar (seçici serotonin geri alım inhibitörleri) ve onların yandaşları olan SNRI’lar (seçici serotonin ve norepinefrin geri alım inhibitörleri) olarak bilinir. Genellikle antidepresanlar olarak kabul edilse de, genelleşmiş anksiyete, panik bozukluğu, fobiler, obsesif-kompulsif bozukluk ve travma sonrası stres bozukluğu dahil bir dizi anksiyete ve anksiyete ile ilgili bozuklukların hafifletilmesine yardımcı olurlar. Neden anksiyeteye karşı işledikleri tam olarak anlaşılamamıştır, ancak hem anksiyete hem de depresyon, beyinde aynı sinir yollarını içeren birçok nöral yolun etkilendiği durumlardır. Genellikle psikoterapi ile birlikte kullanılırlar. Tipik olarak, bir hasta SSRI’lara yanıt vermezse SNRI’lar kullanılır. Bu, oldukça tartışmalı bir konudur, ancak SSRI’lara verilen yanıtların büyük bir kısmının plasebo etkisine bağlı olduğuna inanılmaktadır.
Anksiyete ilaçları nasıl etki eder?
Anksiyete ilaçlarının nasıl çalıştığına dair tek bir yol veya mekanizma yoktur. Her biri kimyasal olarak ilişkilendirilmiş ilaç grubu olarak, anksiyetenin belirli bir yönüne farklı bir yaklaşım benimser. Örneğin, benzodiazepinler vücuda yayılan sakinleştiricilerdir ve genel olarak rahatlama sağlayıp kas gerginliğini azaltırlar, bu nedenle sıklıkla ameliyat öncesinde kullanılır. Benzodiazepinler, nöronların ateşlemesini frenleyen geniş bir beyin dağılımına sahip olan GABA (gamma-aminobütirik asit) seviyelerini artırırlar; bu, sinir sistemi genelinde bastırıcı bir etkiye neden olur. Hızlı bir şekilde etki ederler ancak bağımlılık oluşturabilirler, bu nedenle bazen anksiyete tedavisinin ilk haftalarında diğer ilaçlar etkilerini gösterene kadar kullanılırlar, ardından kullanımları azaltılır. Merkezi sinir sistemi baskılayıcıları olarak, benzodiazepinler sürüş yeteneği ve hafıza gibi bilişsel fonksiyonları olumsuz etkileyebilirler.
Beta-blokerler, nörotransmitter epinefrin (adrenalin) ve norepinefrin (noradrenalin) için bir grup reseptörü bloke ettikleri için bu adı almışlardır ve savaş ya da kaç tepkisini ileten aracılardır. Bu ilaçlar, hızlı kalp atışı, hızlı solunum, terleme ve titreme gibi performansı bozan semptomları kontrol eder ve performans öncesi kısa bir süre alındığında yardımcı olabilirler.
SSRI’lar, nörotransmitter serotonini için reseptörleri hedef alırken, SNRI’lar ise hem serotonin hem de norepinefrin (noradrenalin) için reseptörleri hedef alır. Bu ilaçlar, nöron hücre bağlantılarında nörotransmitterlerin geri alımını engelleyerek, nörotransmitter seviyelerini artırarak sinir impulslarının iletilmesini kolaylaştırır. Serotonin, ruh hali ile ilişkilendirilirken, norepinefrin, stres tepkisini düzenler, ki bu da anksiyetenin bir bileşenidir.
Bu ilaçlar genellikle depresyonun yanı sıra anksiyetede de daha yüksek dozlarda kullanılır, ancak düşük dozlarla başlanır ve maksimum etkiye ulaşmak dört ila altı hafta sürebilir. Bunun sonucunda beynin nöroplastisite oluşturduğu ve artmış davranışsal esnekliğin temelinde yatan yeni nöronların büyümesini teşvik ettiği düşünülmektedir. Anksiyete için en yaygın kullanılan SNRI’lar arasında Effexor (venlafaxine) ve Cymbalta’da (duloxetine) bulunmaktadır.
Hangi tedavinin bana en uygun olduğunu nasıl bilebilirim?
Anksiyete tedavisi, büyük ölçüde anksiyetenin bir kişiyi nasıl etkilediğine ve hangi semptomların daha belirgin ve rahatsız edici olduğuna bağlı olarak hem bir sanat hem de bir bilimdir. Birçok hastada anksiyete depresyonla birlikte görülür. Bu da, örneğin benzodiazepinlerin, SSRI veya SNRI’ların kullanımını daha karmaşık hale getirir. Ayrıca, ilaç seçimi, ilacın ilişkilendirildiği yan etkilerin profilinden, kişinin aldığı diğer ilaçlarla olası etkileşimlerinden ve genel sağlık durumu tarafından etkilenebilir.
Bu nedenle anksiyete tedavisi, her hastanın benzersiz ihtiyaçlarına ve durumuna uygun olarak kişiselleştirilir. Bu, hem tıbbi bir bilim hem de hekimin deneyimine dayanan bir süreçtir, çünkü etkili tedavi seçeneklerinin belirlenmesi ve ayarlanması farklı faktörlere dayanır. Anksiyete bozukluklarını tedavi etme konusunda geniş deneyime sahip klinik psikiyatristler, hangi semptomların ve semptom gruplarının hangi ilaçlara yanıt verebileceği konusunda genel bir anlayışa sahiptirler. Ancak genellikle en etkili ilacı veya ilaç kombinasyonunu ve en etkili dozu, en az veya en tolere edilebilir yan etkilerle bulmak için bir veya daha fazla ilacın denenmesi gerekebilir. Bu nedenle, anksiyete tedavisi birçok değişkeni içerdiğinden ve bireysel ihtiyaçlara göre uyarlandığından, ilaç seçimi ve ayarlama sürecinde bir dereceye kadar deneme-yanılma yaklaşımına ihtiyaç duyulabilir.
Tedaviyi belirlemede beyin taramaları faydalı mıdır?
Beyin taramaları, anksiyete ile ilgili olarak duygusal uyarıcıları işlemede önemli olan beyin bölgelerini ve anksiyete durumlarında nöral iletişim devrelerini tanımlamak için oldukça faydalı olmuştur. Bu bilgi, araştırmacıların geliştirilen ilaçların çalışma şeklini ve etkililiğini değerlendirmelerine yardımcı olur. Ayrıca, tedavi öncesi ve sonrasında beyin işlevini değerlendirmek amacıyla, psikoterapinin etkililiği üzerine yapılan çalışmalarda da kullanılır.
Ancak nörogörüntüleme, başta bir teşhis ve araştırma aracı olarak kullanılır ve oldukça maliyetli bir araçtır. Anksiyete semptomlarının farklı kümeleri ile ilişkilendirilen sinir devrelerini tanımlamaya yardımcı olurken, özellikle beynin anksiyete ile korku arasındaki işleme sürecini ayırt etmede kullanılır. Bu bilgi, araştırmacılara ilaç müdahalesi için umut vadeden hedefleri belirleme konusunda yardımcı olurken, bu tür kullanım hala araştırma alanında yoğundur. Genel olarak, nörogörüntüleme terapinin kişiselleştirilmesi için yeterli özgünlük veya kullanışlılığı henüz sağlamamaktadır.
Tedavinin işe yaramaya başlaması ne kadar sürer?
Genelleştirilmiş anksiyete ve panik için verilen benzodiazepin ilaçları, yaklaşık bir saat içinde hemen fark edilir bir sakinleştirici etki üretebilirler. Ancak bağımlılık oluşturma potansiyelleri nedeniyle, genellikle kısa vadeli kullanım için önerilirler ve bazen etkileri başlamadan önce SSRI’lar gibi diğer ilaçlarla birlikte kullanılırlar. Beta-blokerler de fiziksel anksiyete belirtilerine neredeyse hemen etki eder ve genellikle bir konuşma veya performans öncesinde sahne korkusunu veya performans anksiyetesini sınırlamak için alınır.
Daha uzun süre etkili olan ilaçlar için, kullanılan ilaçlara bağlı olarak anksiyetenin azaldığını hissetmek iki haftadan fazla sürebilir. Büyük ölçüde azaldığını hissetmek için ise altı haftadan fazla sürebilir.
SSRI’lar ve SNRI’lar nörotransmitter seviyelerini hızla etkiler, ancak bu etkiler semptomların iyileşmesinden doğrudan sorumlu değildir. Genellikle bu ilaçlar anksiyete semptomlarında herhangi bir azalma göstermek için birkaç hafta, en fazla etkiyi göstermek için ise daha uzun bir zaman gerektirir. Araştırmalar, bu sürenin nöronların büyümesi ve beyinde yeniden bağlantılar kurması için gereken süre olduğunu göstermektedir.
Tedavinin işe yaradığını gösteren belirtiler nelerdir?
Rahatlamanın ilk belirtileri, kas gerginliğinin azalması ve baş ağrısı gibi anksiyetenin fiziksel belirtilerinin hafiflemesi olabilir. Bununla birlikte, titreme gibi semptomların ilk bir veya iki hafta içinde artma olasılığı vardır. Benzodiazepinler sayesinde, endişenin veya olası olumsuz sonuçların düşünülmesinde hızlı bir azalma yaşanabilir. Bu rahatlaması genellikle birkaç saatten fazla sürmez.
Anksiyete için SSRI’ları kullanan kişiler için etkilerin başlaması bir aydan daha uzun sürebilir, ancak tedaviye yanıt verenler genellikle anksiyete düşüncelerinin daha az ısrarcı olduğunu ve psikoterapiye katılabildiklerini bildirirler. Çalışmalar, antidepresan ile tedavi edilen hastaların %40 ila %60’ının semptomlarda iyileşme yaşadığını göstermektedir. Bu iyileşme genellikle altı ila sekiz hafta içinde meydana gelir.
Tedavi ne kadar süreyle gereklidir?
Bakım standartları, hastaların SSRI’lar veya SNRI’lar ile anksiyete semptomlarında azalma yaşadıktan sonra tedavinin en az altı ay boyunca devam etmesi gerektiğini belirtmektedir. Psikoterapinin aksine, ilaç tedavisi sona erdikten hemen sonra rahatsızlık tekrar nüksedebilir. Nüksü önleme çalışmalarında, hastalara daha önce yanıt verdikleri bir ilaç veya plasebo verilir. Elde edilen sonuçlar, daha önce etkili olan ilacı kullanmaya devam etmenin önemli bir avantaj sunduğunu göstermektedir. Bu tür çalışmalara ve yaygın klinik deneyime dayanarak, anksiyete bozukluklarının kronik doğası da dikkate alındığında, uzmanlar remisyonun gerçekleşmesinden sonra ilaç tedavisinin 12 ay veya daha fazla süreyle sürdürülmesini önermektedir, ancak uzun vadeli anksiyete tedavisine dair çok az çalışma bulunmaktadır. İlaçlar kesildiğinde, doz yavaşça azaltılmalıdır.
Anksiyeteyi doğal yollarla azaltmanın yolları var mıdır?
İlaç kullanmadan anksiyeteyi hafifletmek için oldukça etkili üç yöntem bulunmaktadır. Bunlar basit yaşam tarzı değişiklikleridir. İlk ve en kolay ulaşılabilir yöntem derin nefes alma veya karın nefesi olarak adlandırılan yöntemdir. Her zaman ve her yerde yapılabilir ve herhangi özel bir ekipman gerektirmez. Akciğerleri dolduran derin nefesler alıp sonra yavaşça dudakları sıkarak vermek, parasempatik siniri uyarır, stres tepkisine doğrudan karşı koyar ve sakinleştirir. Kalp atış hızı yavaşlar, kan basıncı düşer, ve kaslar gerginliği serbest bırakır.
Anksiyeteye karşı son derece etkili olan başka bir panzehir ise fiziksel aktivitedir. Doğrudan ve dolaylı birçok etkisi vardır. Nöroplastisiteyi uyandırır, bu sayede davranışsal esnekliği geri kazandırır ve düşünme ve endişe döngülerinden çıkmanın yollarını açar. Ayrıca anksiyetenin fiziksel bileşenleriyle başa çıkar, kas gerilimini azaltır ve stres etkilerini dağıtır. Sadece haftada üç kez 30 dakika yürüyüş yapmak, beynin frontal loblarını etkinleştirir ve amigdala üzerindeki yürütme kontrolünü geri kazandırır, gerçek veya algılanan tehditlere karşı aşırı tepkimeyi azaltır. Ayrıca egzersiz, endişeden uzaklaşma sağlarken, en önemli psikolojik faydası, kontrol dışında hissedebilen bir durumda kontrol duygusunu geri kazandırması olabilir.
Anksiyeteye karşı üçüncü doğal panzehir, arkadaşlığın değeridir. Fiziksel temas, güven duygusunu geri kazandırır ve anksiyeteyi karakterize eden tehdit algısına karşı gelir. Daha da önemlisi, oyun oynamak anksiyetenin tamamen zıttı bir deneyimdir. Çocuklar veya arkadaşlarla top oynama, partnerinizle masa oyunları oynama veya tek başına bulmaca çözme gibi herhangi bir oyun içeren etkinlikler, rahatlama sağlar.
Anksiyetesi olan birine en iyi şekilde nasıl yardımcı olunur?
Açık olalım: “Endişelenme” demek, beyni endişeyi kapatamayan anksiyete durumundaki bir kişiye asla yardımcı olmaz. Anksiyetesi olan birine yardımcı olmanın en iyi yolu, onları bir terapiste tedavi için yönlendirmektir. Başka bir önemli adım, düzenli fiziksel aktiviteyi desteklemektir. Anksiyete için en etkili çözümlerden biri budur. Ancak anksiyetesi olanların diğerlerine göre daha hareketsiz olduğuna dair kanıtlar bulunmaktadır. Birine egzersiz yapmasını hatırlatmaktan daha iyi bir yol, ona bir ceket vermek ve onunla yürüyüşe çıkmaktır. Hem egzersiz hem de arkadaşlık doğrudan anksiyeteye karşı etki sağlar. Aynı şekilde çevrenin değişmesi de etkili olabilir. Anksiyeteli bir kişi ile sosyal teması sürdürmek son derece önemlidir. Anksiyete genellikle kişinin çevresindeki durumları veya olayları tehdit olarak algılanmasına dayalı bir bozukluktur. Arkadaşlık ise tehditleri ortadan kaldırmaya ve güven duygusunu geri kazandırmaya yardımcı olur.
Egzersiz yapmak yardımcı olur mu?
Egzersiz, anksiyete için tek başına en etkili çözüm olabilir. Bu, anksiyete ve depresyonun çıkış rampası olan nöroplastisiteyi başlatmanın en etkili yollarından biridir. Birçok çalışma, yürüyüş gibi basit aktivitelere katılmanın hemen yeni sinir hücresi bağlantılarının büyümesini teşvik ettiğini göstermektedir, bu nöroplastisitenin temelidir. Egzersiz, özellikle öğrenme ve hafıza merkezi olan hipokampus içinde nöroplastisiteyi artırma eğilimindedir ve bu alan, stresin bozucu etkilerine özellikle duyarlı olan, kaygının bir bileşeni olan bir beyin bölgesidir.Ayrıca ağırlık antrenmanı veya direnç egzersizinin, sinir hücrelerinin sinyal gücünü artırmada etkili olduğu gösterilmiştir. Haftada üç ila beş kez günde en az 30 dakika egzersiz yapmanın faydalı olduğu bulunmuştur.
Sinir sistemi üzerindeki doğrudan etkilerinin yanı sıra, herhangi bir egzersiz biçimine katılmak, kişinin hayatı üzerinde kontrol duygusunu geri kazandırır. Çalışmalar, günde sadece 15 dakika fiziksel aktivitenin, özellikle öğleden sonra yapılanın, olumlu etkileri olabileceğini göstermektedir. Egzersiz ayrıca endişeden uzaklaşarak anksiyeteyi hafifletir, ancak bu sadece bir yönüdür. Egzersiz, anksiyetenin en belirgin fiziksel semptomlarından biri olan kas gerginliğini dağıtır. Ayrıca beyin frontal loblarını etkinleştirir ve böylece amigdala üzerindeki yürütme kontrolünü ve gerçek veya algılanan tehditlere karşı tepkiyi geri kazandırır.
Anksiyete tamamen tedavi edilebilir mi?
Tüm kanıtlar, anksiyete bozukluklarının kronik bir seyir izlediğini göstermektedir. Bununla birlikte, semptomların şiddeti genellikle doğal olarak dalgalanır ve özellikle yaygın anksiyete bozukluğu ve panik bozukluğunda nüks ve remisyon dönemleri bulunur. Buna karşın, semptomlar genellikle sosyal anksiyete bozukluğunda daha kroniktir ve özellikle 50 yaşına kadar devam edebilir.
Hastalar, dikkat odağında olma veya yetkililere konuşma korkusunu sürdürürler. Aslında, 50 yaş ve üstü insanlarda hala yaygın olan tek anksiyete bozukluğu genel anksiyete bozukluğudur. Anksiyete kapasitesini insan deneyiminden çıkarmak hem mümkün değildir hem de istenmez. Psikoterapi, anksiyeteyi yaşam boyunca yönetmek için önemli beceriler sunan ve sıkı bir şekilde test edilmiş bir yöntemdir.