Kategori: Genel

  • Psikotik Semptomların 4 Kategorisi

                Psikoz, olmayan sesler duymak ve paranoyadan daha fazlasıdır.

    Önemli noktalar

    • Psikoz, pozitif, negatif, dezorganize ve katatonik belirtilere sahiptir.
    • Pozitif belirtiler, delüzyon gibi belirtileri içerir.
    • Negatif belirtiler ise olması gereken bir şeyin yokluğunu ele alır -bireyin sosyalleşme yeteneği gibi.
    • Dezorganize belirtiler, bireyin karışık düşünce sürecini ele alır. Katatonik bireyler ise çekingen, uzaklaşmış olabilirler, garip pozisyonlarda kalabilirler ve genellikle tedirginlerdir.

    Psikozun derinliklerine inebilmek ve onu anlayabilmek için, geniş spektruma sahip belirtilerine aşina olmak gerekir. Bu belirtiler, psikoz dendiğinde genellikle akla gelen “olmayan sesler duymak” ya da paranoya hissetmekten daha fazlasıdır.

    Okuyucular, psikotik belirtilerin 4 farklı kategorisini keşfettiklerinde şaşırabilirler. Bu kategoriler, pozitif, negatif, dezorganize ve katatonik belirtiler olarak ayrılırlar. 4 farklı kategori ve çok sayıda belirti, ilk başta zor ve yorucu görünse de, iyi organize edildiğinde akılda daha kalıcı hale gelmektedir. Söz konusu kategoriler şunlardır:

    Psikozun pozitif belirtileri

    Bu kategorinin ismi, belirtiler daha iyi, olumlu veya tercih edilebilir olduğu için pozitif değildir.  Pozitif, belirtilere ek olarak yaşanan diğer durumları işaret ediyor. Söz konusu belirtiler şunlardır: halüsinasyon ve delüzyon (sanrı)

    Halüsinasyonlar, içsel olarak ortaya çıkan duyusal olaylardır. Bireyler, ortamda hissettikleri stimülasyonu/ uyaranı oluşturan herhangi bir varlık yokken gerçekçi sesler, kokular, gürültüler, görüntüler, tatlar veya dokunsal deneyimler hissederler. 

    Bundan sonraki diğer 3 halüsinasyon deneyimleri psikoz dışında çok nadir görülür ve genellikle altta yatan diğer medikal sebeplere veya madde kullanımının etkilerine bağlı olarak ortaya çıkar. Bunları yaşayan bireyler, her zaman tıbbi değerlendirme için sevk edilmelidir.

    Delüzyonlar, inançla tutunulan yanlış ve sabit inançlardır.  Özünde, bireyin, çevresinde bazı olayların olup bittiğine, çevrede hiçbir kanıt olmamasına rağmen ikna olması ve inanması yatmaktadır. Bazı olaylar mantıklı ve makul olan olaylardır ve bunlara da bizar olmayan delüzyon/ sanrı denmektedir. Bu delüzyon tipine örnek olarak, aldatılma, hamile olma, herhangi bir hastalığa sahip olma, birinin bireye komplo kurması verilebilir.

    Bizar delüzyonlar ise mantıklı ve olası değildir. Bizar delüzyonlar, başkalarının bireyin düşüncesini duyabilmesi ya da kafasına düşünceleri sokabilmesi inancından, uzaylılarının birey üzerinde deney yapmasına kadar değişkenlik gösterebilir. Daha tuhaf bizar delüzyonlardan biri -nihilistik sanrı olarak bilinir- bireyin aslında var olmadığına inanmasıdır.

    Çoğu insan hem halüsinasyon hem de delüzyon yaşar. Bir keresinde İsa’nın yeryüzüne ikinci gelişi olduğuna inanan birisiyle çalışmıştım. Şaşırtıcı olmayan bir şekilde, bunu ona Tanrı’nın bizzat kendisinin söylediğini savunmuştu. Bundan farklı olarak, bir anda objeleri kavrayamamaya başladı. Sık sık avuçlarına ve sonrasında yere bakmaya başladı. Ona iyi olup olmadığını sorduğumda, “Görmüyor musun?” dedi ve çarmıha gerildiğinden dolayı ellerinde oluşan deliklerin çok acıdığını ve kanadığını anlattı.

    Psikozun negatif belirtileri

    Pozitif belirtilerin tam tersine, negatif belirtiler bir şeyin yokluğunu işaret eder. Bu kategori şu belirtileri içerir:

    • Avolisyon: İstenilen şeyleri yapamama durumu, enerji ve istek azalması.
    • Bilişsel bozulmalar: Odaklanamama ve yavaş kavrama.
    • Düz veya uygunsuz surat ifadeleri: Duruma uygun olmayan ifade veya ifade eksikliği yaşama durumu. Korkulan bir olaydan bahsederken mutluymuşçasına gülümsemek, buna bir örnek olabilir.
    • Konuşma bozukluğu/Mutizm: Tek kelime veya basit kelimelerle iletişimi sürdürme veya tamamen konuşma eksikliği yaşanması durumudur.
    • Konuşma içeriğinde bozukluk: Bireyin konuşmaları herhangi bir içeriğe sahip değildir. En iyi şekilde şu videoda 1:25-1:40 dakika aralığında örneklendirilmiştir.
    • Sosyal geri çekilme: Uyum sağlayamama durumu. Genellikle hastalık veya paranoya sebebiyle yaşanır ve diğer insanlardan uzaklaşma olarak sonuçlanır.
    • Engellenmiş düşünce: Bireyin söyleyecek bir şeyi var gibi görünse de düşüncelerini çıkaramaması veya konuşma esnasında aniden duraksayıp daha sonra tamamen başka bir konudan devam etmesi. Örnekleme için tren metaforu yani kapıların kapalı ve ışıkların yanıp sönüyor olmasına rağmen trenin bir türlü gelmemesi, kullanılabilir.

    Psikozda dezorganize belirtiler

    Psikozdaki düzensizlik, dağınıklık veya düzensizlik içinde yaşama anlamına gelmez. Daha doğru tanımı, düşüncelerinde düzensizlik olmasıdır.  Bu tarz belirtiler şunlardır:

    • Ayrıntıcı düşünce: Birey bir konudan bahsederken direkt bahsetmek istediği noktaya gelemez. Konunun içine gerekli olmayan veya konuya dahil olmayan bir sürü detay ekleyerek konuyu dağıtır fakat sonunda hepsini birbirine bağlayıp ulaşmak istediği noktaya ulaşır.
    • Klang Çağrışım: Kafiyeli veya şarkı ritmine sahip konuşma kalıbıyla konuşma durumudur. Bireyler söylediklerinin anlamından çok nasıl duyulduklarıyla daha çok ilgilenir ve bir tekerleme gibi konuşurlar.
    • Düşüncelerin uçuşması/ raydan çıkması: Birey konuşurken düşüncelerini tamamlayamaz ve konudan konuya atlar. Raydan çıkması durumu ise şiddetlidir, birey kıyafetlerinden bahsederken bir anda uyarmadan herhangi alakasız bir konudan konuşmaya başlar.
    • Çağrışım gevşekliği: Düşünceler arasındaki paralel, mantıksal ilişkinin kaybolmasıdır. Örneğin bir hastam bana, “Bakın! Size bunun sorun olmadığını söylemiştim. Burada bir sorun yok. Bu sütün markası Hood ve ben de bu mahalledenim. Her şey yolunda.” demişti.
    • Kelime uydurma (Neologism): Bireylerin anlam ifade etmeyen yeni kelimeler üretmesidir. Bir hasta, o gün içinde olduğu modu irite olmuş ve üzgün olarak belirtmek yerine daha iyi tanımlamak adına “purpling” gibi bir kelime uydurmuştur.
    • Kelime salatası: Bireyin oluşturduğu cümlelerdeki sözcüklerin anlam ve diziliş olarak birbirinden alakasız oluşudur. Kelimeler sanki kocaman karışık bir yığından dökülüp cümle haline getirilmiş gibidir.

    Psikozda katatonik görünüm

    Çoğu insan katatoniyi, içe dönük, hareketsiz ve sessiz olma durumu olarak biliyor olabilir. Fakat katatonik durumlar içe dönük ve heyecanlı/ hareketli olarak iki kategoriye bölünebilirler.

    İçe dönük katatonik belirtiler yaşayan bireyler, garip pozlar halinde saatlerce donakalabilirler, aynı zamanda o durumdayken başkaları tarafından da değişik pozlara sokulabilirler. Bazı bireyler ise sağlam ve hareketsiz kalarak dışarıdan herhangi bir etkiyle pozisyon değiştirmezler. Konuşma veya surat ifadeleri oluşturmaya eğilimleri yoktur fakat bazen yüzlerini ekşitirler ve dışarıdan gelen hiçbir stimülasyona/ uyarana cevap vermezler.

    Daha heyecanlı ve hareketli katatonik belirtiler yaşayan bireyler ise telaşlı, heyecanlı ve fevri davranırlar. Bazen stereotip adı verilen anlamsız, tekrar eden davranışlarda bulunurlar. Diğerlerinin konuşma seslerine veya çıkardıkları seslere eko yaparlar ve diğer insanların davranışlarını taklit ederler.


    Yazar: Anthony Smith, LMHC, 20 yıllık tecrübesi olan bir terapist, profesör, süpervizör ve çocuk mahkemelerinde jüri üyesidir.

    İçerik Defne Özer tarafından çevrilmiştir.

    Referanslar

    Referans

    Smith, A. (n.d.). 4 categories of psychotic symptoms. Psychology Today. Retrieved November 25, 2021, from https://www.psychologytoday.com/us/blog/and-running/202109/4-categories-psychotic-symptoms.

  • Özgürlük Anksiyetesi Nedir?

    Varoluşçu yaklaşımın temel meselelerinden olan özgür irade ve seçim aynı zamanda varoluşçu psikoterapi uygulamalarının da temelinde yer alır. Psikopatolojinin temelinde kişinin seçimlerinin sorumluluğunu üstlenmekten kaçınması ve seçim yapmakta yaşadığı problemlerin olduğu kabul edilir. İnsan doğasının bir parçası olan özgür iradenin, bizi farklı kılan ve bizi biz yapan yapımızı şekillendirmede rol oynaması gerekirken günümüzün hızlı yaşama ve tüketme döngüsü içinde unuttuğumuz, hapsettiğimiz ve kaçındığımız bir şey haline gelmiş durumda.

    Özgürlük anksiyetesi

    Özgürlükten bahsederken kaygıdan da bahsetmek bir tezat oluşturuyor gibi görünse de insan davranışı ve insan doğası göz önünde bulundurulduğunda aslında hiç de şaşırtıcı gelmemektedir. Özgürlük, zihnimizde kendini olumlu çağrışımlarla belli ederken varoluşsal olarak kasveti de beraberinde getirir. Özgürlük insan için korkutucudur, çünkü özgür olmak hiçbir şeye tutunmadan serbest ve kendiyle olmak algısını taşır. Bu anlamda varoluşsal olarak özgürlük kaygısı yaşadığımız söylenebilir. Ölüm korkusunda olduğu gibi özgürlük kaygısı kendini apaçık hissettirmez, kişi böyle bir kaygının farkında değildir. Ancak ne zaman bir seçim ya da zorlanma durumu kişinin karşısına çıksa kişi bundan kurtulmak ve rahatlamak için kendinden daha büyük bir güç arar; otorite, ebeveynler, sistem vs. Böylece kişi onların himayesine sığınır ve kendi iradesinden olabildiğince kaçmış olur. Ne yazık ki bu kaçış kendinden de kaçması anlamına gelir.

    Özgür irade ve seçim yapma=Sorumluluk

    İnsan her şey olma özgürlüğüne sahiptir. Hem biyolojik hem de psikolojik olarak ister ölme ister yaşama özgürlüğüne sahiptir. İster kendi olur, isterse bin bir maskenin ardına saklanarak kendini gizler. İster ilerler, isterse geriler. Ancak her şeyi dışardan kendisine dayatılmış gibi gören, mecburiyetler, zaruriyetler ve kaderciliğe sığınan kişi varoluşçu yaklaşıma göre özgür iradesine yüzünü çevirmiştir. Üstelik varoluşçu psikoterapi yaklaşımına göre de patolojinin çekirdeğini bu sorumluluktan kaçma davranışı oluşturmaktadır. Hepsinden de öte bu kişi iradesinden kaçınarak doğasının özgürlüğünü inkâr ediyordur. Yaşadığı şeylere kendi seçimlerinin yol açtığını kabullenmek elbette ki korkutucu gelebilir. Ancak bu, kişinin özgür seçim yaparak neler yapabileceğini görmesi bakımından oldukça önemlidir. Üstelik olayların gidişatını değiştirmek ve kişinin kim olduğunu bulabilmesi bu yolla mümkündür. Kendi seçimleriyle kuracağı yaşamı anlamlandırmak da yine yalnız bu yolla gerçekleşebilir.

    Çoğumuz bir karar vermemiz gerektiğinde strese girer, neyin daha doğru olduğu, ne yapmamız gerektiği, sonuçlarının ne olacağı üzerinde düşünüp dururuz. Seçenekler azaldıkça seçim yapmak daha da güçleşir. Ani gelişen durumlarda duygular ya da dürtüler harekete geçip seçimlerimizi belirleyebilir. Bazı durumlarda bize seçme şansı bırakamayacak birtakım otoriteler ya da yaşam olayları devrededir ve özgür irademiz devre dışı kalmıştır. Örneğin, doğmak, ölmek gibi yaşam olaylarının meydana geliş biçimi, ceza ve hukuk sistemlerine göre davranma mecburiyeti gibi. Bu tür durumlarda kişinin davranışlarını şekillendiren dış güçlerin etkisi yadsınamaz. Ancak bilinçli bir şekilde seçim yapmamızın beklendiği durumlarda irade bizim elimizdedir. Böylesi bir durumda yaşanan seçme problemi aslında varoluşsal bakış açısıyla seçememe probleminden kaynaklanır. Çünkü bir seçim yapmak diğer bütün seçeneklerden vazgeçmek anlamına gelir. Bir şeye evet dediğimizde aslında onun dışında kalan birçok şeye de hayır demiş oluruz. Diğer seçenekleri öldürmek insan için oldukça güçtür.

    Yaşadıklarımızın payını her zaman diğerlerine, çevresel faktörlere, koşullara bağladıkça olan bitendeki kendi rolümüzü görmekte zorlanırız. Varoluşçu yaklaşım insanın özgür iradesini vurgularken seçim yapma özgürlüğünün kendisinde olduğunu söyler. Ancak bunun en önemli sonucu sorumluluğun da kişinin kendisine ait olmasıdır.  Sorumluluk almak kişinin çok küçük yaşlarda edinmesi beklenen yaşam alanını düzenleme, kendiyle ilgili meselelerde aktif olma gibi süreçlerden çok farklı olmamakla beraber daha varoluşsal bir anlam da taşımaktadır. Kişi nasıl bir insan olduğu ve bu hayattaki yerinin sorumluluğunu da almalıdır. Yaşadığı müddetçe yapmış olduğu seçimler sonucu bugün burada bu kişidir, bu kişinin mimarının kendisi olduğunu kabullenmesi beklenir.

    Varoluşçu yaklaşım, insanın özgür iradesine güvenir, yaptığı seçimlerin sonuçlarını üstlenmesinde ona rehberlik eder. Kişi için büyüme ve gelişme yolununun seçmek ve sorumluluk almakta olduğunu varsayarak hareket eden varoluşsal yaklaşım, tıpkı insancıl yaklaşımlarda olduğu gibi kişinin potansiyelini açığa çıkarmak ve kendine has bir yaşam inşasında onu desteklemek amacındadır. İnsan olmak, her ne kadar kaygı verici olsa da özgürlüğü tanımak ve ona fırsat vermek yükümlülüğü doğurur. Tıpkı ölüm anksiyetesinde ölümle yüzleşmenin iyileştirici olması gibi, özgürlük anksiyetesinde de özgürlükle yüzleşmek gerekmektedir.

    Referanslar
    • Rogers, C. R. (2018). Kişi Olmaya Dair (4.Basım). (A. Babacan, Çev.). İstanbul: Okuyan Us Yayınları.
    • Yalom, I. (2017). Güneşe Bakmak Ölümle Yüzleşmek (1.Baskı). (Z, Babayiğit, Çev.). İstanbul: Pegasus Yayınları.
  • Oyun Terapisi Nedir?

    Oyun terapisi odaklı bu yazı, Beylikdüzü’nde oyun terapisti arayışında olanlar için hazırlanmış bir rehber niteliğindedir.

    Çocukluk, çocuk olmak ve çocukluk döneminin özellikleriyle ilgili merak ilkçağ filozoflarından bu yana ilgi merkezindedir. Çocukların eğitiminde yeteneklerin önemsenmesi gerektiğini vurgulayan Platon’dan günümüze kadar çocukların gereksinimlerinin neler olduğu, eğitimleri konusunda ebeveynlerin tutumlarının iyileştirilmesi ve gelişim özellikleri göz önünde bulundurularak ihtiyaçlarına karşılık verilmesi gibi çok boyutlu yaklaşımlar benimsenmektedir. Birleşmiş Milletler’in tanımına göre 18 yaş altındaki tüm bireyler çocuk olarak kabul edilmektedir. 1989 yılında kabul edilen Çocuk Hakları Sözleşmesi Türkiye de dâhil 193 tarafından kabul edilmiş, sözleşmede çocuk haklarının korunması amaçlanmış, sözleşmenin 31.maddesinde çocukların “dinlenme ve oyun hakkına sahip oldukları” vurgulanmıştır (7).

    Çocuk ve oyun

    Çocukluk sınırsız hayal gücü ve devamlı bir merak duygusuyla şekillenen doymak bilmeden oyun oynama ile eşleştirdiğimiz bir dönemdir. “Abdal düğünden, çocuk oyundan usanmaz” atasözü de bunu açıkça ortaya koymaktadır. Türk Dil Kurumu sözlüğünde oyun; yetenek ve zekâ geliştirici, belli kuralları olan, iyi vakit geçirmeye yarayan eğlence olarak tanımlanmıştır (9).

    Haluk Yavuzer’in yaptığı tanımlamaya göre oynamak; düşünmeden, yalnızca eğlenmek amaçlı yapılan bir eylemdir. Bu tanımlamaya göre oyun bir süreç olarak değerlendirilebilir (7). Bir gelişim kuramcısı olarak Piaget, oyunun çocuğun bilişsel gelişiminde önemli bir rolü olduğunu söylemiş, çocuğun çok erken yaşlardan itibaren oynamaya başladığını ifade etmiştir. Piaget’e benzer olarak Vygotsky de oyunun çocuklar için bilişsel gelişim ortamı oluşturduğunu söylemiştir. Ona göre oyun çocuklara yeni, meraklı, karmaşık ve heyecanlı bir ortam sunar (6).

    Oyun kuramları

    1) Klasik kuramcılar

    a. Fazla enerji kuramı: 19.yy İngiliz filozofu ve psikoloğu Spencer, oyuna fazla enerji kuramıyla yaklaşmıştır. Ona göre tamamen anne babaya bağımlı olan, onlar tarafından ihtiyaçları karşılanan, hayatta kalmak için herhangi bir çaba harcamayan bebek ve çocuklar enerji fazlasına sahiptirler. Bunu dışarı atabilmenin tek yolu da oyundur (5).

    b. Eğlence kuramı: Alman şair Lazarus fazla enerji kuramının tersine kuramını enerjinin tüketilmesine dayandırmıştır. İnsan bir şeyle meşgulken enerji harcar ve sisteminde bir enerji açığı meydana gelir. Hoşa giden bir aktivite ile uğraşıldığında ya da uyku esnasında bu enerji açığı kapanır. Dolayısıyla oyun, sistemde meydana gelen enerji açığını kapatma yoludur (5).

    c. Tekrarlama kuramı: Çocuk psikolojisinin öncülerinden olan 19.yy kuramcısı Hall, gelişime evrimsel açıdan yaklaşmıştır. Çocukların oyunla içgüdülerini sergilediklerini ve oynanan oyunların yaşlara göre bir düzen içerdiğini ifade etmiştir. Ona göre koşma, atlama, zıplama, vurma gibi oyun eylemleri eski çağlardaki avlanma faaliyetlerinin bir uzantısı olarak ortaya çıkmaktadır (5).

    d. Pratik ve egzersiz öncesi kuramı: Bir başka 19.yy düşünürü olarak Gross, oyunun içgüdüsel olduğunu söylemiştir. Ona göre bazı hayvan türlerinde oyun döneminin olmaması yavrunun tüm içgüdüsel davranışları edinmiş olarak doğmasından kaynaklanmaktadır. İnsanda ise oyun ile içgüdüsel davranışlar edinilmektedir, dışarıda gördüklerini oyunda tekrarlayan çocuklar bu davranışları öğrenmektedirler. Kovalamak, vurmak, kırmak eylemler içeren oyunlar deneysel ve genel fonksiyonlu oyunlar; aile oyunları ve hayali oyunlar ise sosyal oyunlar olarak tanımlanmıştır (5).

    e. Uyandırma-değiştirme kuramı: 20.yy kuramcılarından Berlyne ve Ellis oyuna nörobiyolojik bir açıdan bakmışlardır. Buna göre oyun uyarıcı arama aktivitesidir. Dış dünyadaki uyaranlar fazlalaştıkça bireye rahatsızlık verirler. Bu nedenle rahatsız uyarıcıları daha uygun uyaranlar bularak azaltma faaliyetleri aranmaya başlanır (5).

    2) Modern kuramcılar

    a. Psikoanalitik kuram: Freud, çocuğun oyun sayesinde duygusal problemlerini anlayabileceğimizi söylemiştir. Ona göre oynayan çocuk, karşılaştığı güçlük ve problemlerden oyunla uzaklaştığından kendini daha güçlü hissedecektir (5). Erickson oyunu psikososyal gelişim için önemli bir unsur olarak değerlendirmiştir. Oyunda gerçek yaşamdan esinlenilir, ebeveynler model alınır. Erickson aynı zamanda kız ve erkeklerin farklı içerikte oyunlar oynadığını da göstermiştir. Kızlar daha içe kapanık, sakin oyunlar kurarken erkekler aktif ve dışadönük oyunlarla ilgilenmektedir (5,6). Adler oyunun çocuğu geleceğe hazırladığını vurgulamış, oyunu toplum hayatıyla ilgili bir egzersiz olarak görmüştür. Aynı zamanda oyunu çocuğun kendini ifade etme aracı olarak tanımlamıştır (3).

    b. Zihinsel kuram: Piaget, oyunun bilişsel gelişimde önemli bir yer tuttuğunu ve farklı yaşlarda farklı tarzda oyunlar oynandığını belirtmiştir. Piaget tarafından yaşamın ilk yıllarında elleriyle oynama, çıngırağı sallama gibi amaçsız eylemlerle kendini gösteren oyunlar “alıştırmalı oyunlar” olarak tanımlanmıştır (4). 9.aydan itibaren yavaş yavaş başlayan “sembolik oyun” ve 18 aylıkken ortaya çıkan “mış gibi oyun” 4-5 yaşlarında zirveye ulaşır. Bu yaşlarda çocuklar bir sopayı at gibi, masayı evmiş gibi kullanarak oynarlar (6,7). 7-11 yaşları arasında ise diğerleriyle oynama, oyunun kurallarını belirleme ve grup içi dinamiklerine dikkat etmeyle paralel olan “kuralı oyunlar” oynanmaya başlanır (6).

    c. Sosyokültürel kuram: Gelişim kuramcılarından bir başka önemli isim olan Vygotsky, çocukların oyun oynarken nesnelerin ya da kavramların anlamlarını da öğrendiklerini söylemiştir. Sopayı “at”mış gibi oynayan çocuk atın anlamını öğrenmiş demektir. Sosyokültürel özelikleri ön plana çıkaran bir başka isim ise Bruner’dir. Oyunda yaratıcılık ve esnekliği ilerletmeye vurgu yapmıştır. Çocuklar oyun içinde birçok davranışı deneyimleyebilirler, oyun içinde yanlış-doğru yapmak yoktur. Bu bakımdan oyun bir öğrenme ortamıdır (5).

    Oyun çocuklar için doğal bir süreçtir ve neredeyse bir ihtiyaç gibidir. Çocuklar oynadıkça hem dünyayı hem de kendilerini tanırlar. Aynı zamanda büyür ve gelişirler (11). Oyunun çocuğun gelişiminde oynadığı role birçok açıdan değinilebilir:

    • Fiziksel gelişim: Atlama, koşma, tırmanma gibi fiziksel güç kullanımıyla birlikte vücut sistemlerinin düzenli çalışması, fazla yağın yakılması, kasların güçlenmesi, obezite ve kardiyovasküler hastalıklara karşı koruyucu bir işlev görmesi (3).
    • Psikomotor gelişim: Dengesini sağlayabilme becerisi, hızını ve gücünü yerinde-zamanında kullanabilme, dikkat, konsantrasyon ve esneklik becerileri kazanma, el-göz koordinasyonu, kaba ve ince motor becerilerinin gelişmesi (3).
    • Duygusal gelişim: Çocuğun ifade edemediği duygularını oyunla açığa çıkarması, duygusal ifadelerin uygun bir şekilde verilmesini oyun ortamında test etme, olumsuz duyguları ve fazla enerjiyi oyunla dışarı atma (11).
    • Sosyal gelişim: Oyunda diğerleriyle dayanışma ve işbirliğine dayalı ilişkiler kurma, ebeveynlerin tutumlarını ve kendine davranışlarını oyuncaklara yönelterek onlarla özdeşim kurma çabaları, farklı roller deneme, liderlik, hak, özgürlük, diğerlerine saygı, sıra bekleme gibi kavramları öğrenme (2,10).
    • Dil gelişimi: Oynanan oyunlarda sesli bir şekilde anlatım, masal anlatma ve şarkı söyleme gibi faaliyetlerle dil kullanımı konusunda ustalaşma (3).
    • Bilişsel gelişim: Dünyayı ve nesneleri keşfetme, merak duygusunu tatmin etme, araştırma ve düşünme, nesneler yardımıyla büyüklük, ağırlık, hacim gibi kavramları tanıma, duyuların keskinleşmesi, sahip olduğu beceri ve yeteneklerinin gelişmesi, özgürlük sınırlarını test etme, hayal gücünün ortaya çıkması ve zenginleşmesi (2,10).

    Oyunun çocuğun doğasında olması ve gelişiminde oynadığı büyük rol düşünüldüğünde çocukların kendilerini sözel olarak ifade etmelerindeki yetersizlikler oyun kullanarak çocukları daha iyi anlama anlayışını doğurmuştur. Çocuklarda görülen davranışsal ve duygusal problemleri oyun ile ele almaktan doğan bu süreçte oyun terapisinin çocuklar için tedavi amaçlı ilk kullanımı fobiler üzerinde olmuştur. Fobiler üzerinde çalışmada, çocuğun korktuğu fobik nesne ile yüzleşmesi, onunla oynayarak korkutucu değerini gözünde küçültmesi ve bu sayede benlik değerinin artması söz konusudur (7).

    Oyun terapisi nedir?

    Amerika merkezli Oyun Terapisi Derneği’nin sitesinde oyun terapisi, “eğitimli oyun terapistleri tarafından, danışanların psikososyal sorunlarını çözmelerine, ideal büyüme ve gelişimi gerçekleştirmelerine yardımcı olmak amacıyla, oyunun terapötik gücünden yararlandıkları kişiler arası bir süreç inşa etmek için kuramsal bir modelin sistemli bir biçimde kullanılması” olarak tanımlanmıştır. İngiltere merkezli Oyun Terapisi Derneği ise oyun terapisini, “çocukların davranışlarını değiştirmede, özgüvenlerini geliştirmede, sağlıklı ilişkiler kurmasında çocuklara yardımcı olan etkili bir terapi” olarak tanımlamıştır (7).

    Oyun terapisinin tarihsel süreci

    Psikanalizin bilinçdışı içeriğin bilinçli hale getirilmesinde başvurduğu temel yöntem “serbest çağrışımdır”. Burada hasta hiçbir sansür uygulamadan aklına gelen tüm düşünceleri sözel olarak aktarır. Oysaki çocuklar kendilerini sözel olarak anlatmakta henüz yetkin değildirler. Üstelik çocuklardan bunların ne anlama geldiğine dair farkındalık geliştirmeleri de beklenemez. Dolayısıyla çocukların psikoterapisinde klasik psikanaliz yöntemleri dışında yeni yöntemler denemek zorunlu hale gelmiştir (7).

    Oyunla tedavide ilk kez bir yöntem geliştiren Anna Freud olmuştur. Anna Freud’un terapisinde çocuk oyuncak dolabından istediği oyuncakları seçerek bir oyun kurar ve oynamaya başlar. Terapist çocuğu uzun süre gözlemledikten sonra oyundaki gizli temaları yorumlamaya ve çocuğa bunları anlatmaya çalışır (7).

    Melanie Klein, Anna Freud’dan farklı olarak kullandığı oyun terapisi yönteminde çocuğu uzun süre gözlemlemek yerine, bir şey sezer sezmez yorumlaya çalışmıştır (7). Hem Anna Freud hem de Klein’in yöntemlerinde psikanalizin bir getirisi olarak yorumlama ön plana çıkmıştır. Ancak daha önce de vurgulandığı üzere çocuklar farkındalık geliştirmede başarılı değildirler.

    İsviçreli psikanalist Hans Zulliger, kendi terapi yaklaşımında yorumlamayı çıkarmış, çocukların yalnızca oyun oynayarak da iyileşebileceklerini ifade etmiştir. Bilinçdışı içeriğe olan ilgiden ziyade çocuğun oynamasını ve oyundan bir şeyler öğrenmesini önemsemiştir (7).

    1930’lu yıllarda David Levy’nin geliştirdiği “Salınım-Boşaltım Terapi” tekniğinde çocuklarda stres ve baskı oluşturan durumları oyuncaklar yoluyla tekrar canlandırma ve böylece çocuğun sıkıntısını boşaltmasını sağlama temel amaç olmuştur (7). Psikanalitik yaklaşımlardan sonra bu terapi tekniği büyük bir gelişme olarak kendini göstermiştir. Gove Hambridge, Levy’nin çalışmalarını genişleterek “Yapılandırılmış Oyun Terapisi” tekniğini oluşturmuş, burada çocuğun oyuncaklar yardımıyla sıkıntısını daha sistematik bir biçimde ele alma ve çocuğun da endişesini kontrol edebilir hale gelmesini sağlama hedeflenmiştir (7).

    Oyun terapisinin gelişimindeki üçüncü önemli akım ise ilişki merkezli oyun terapileri olmuştur. Terapinin temelini terapistle çocuk arasında kurulan doğal ilişki oluşturmuştur (7). Terapist harekete geçirici ve empatik bir konumdadır. Şartlandırmaz, olumlu kabul sergiler (5).

    Oyun terapisindeki bir diğer önemli gelişme Virginia Axline’nin Carl Rogers’in Danışan Merkezli Terapi esaslarını oyun terapisine uyarlayarak “Yönlendirmesiz oyun Terapisi” tekniğini geliştirmesi olmuştur. Burada çocuk istediği gibi oynar, çocuktan oyun içinde kendi davranışlarını ve kendini yönetmesi beklenir. Bu teknik daha sonraları Gary Landerth tarafından kavramsallaştırılarak Çocuk Merkezli Oyun Terapisi olarak genişletilmiştir. (5,7).

    Jung’un öğrencilerinden olan Dora Kalff Kum Terapisi adını verdiği teknik ile çocukların kumdaki çalışmalarının içsel psikşik güçleri ifade ettiğini düşünmüştür (7).

    Çocukla ebeveyn arasındaki ilişkiye ve çocuğun güçlülüğü ve potansiyeline yapılan vurguyla kendini gösteren yönlendirmesiz bir oyun terapisi tekniği olarak ortaya konan Theraplay terapi Anna Jernberg ve ekibi tarafından uygulanmaya başlamıştır (7).

    Oyun terapisinin mantığı

    • Çocuklar etraflarında veya içlerinde neler olup bittiğini, neler deneyimlediklerini oyun yoluyla anlatırlar,
    • Terapideki oyuncaklar çocuğun dilidir,
    • Oyunların sembolik anlamları önemlidir, çocuk korkularını, kaygılarını, fantezilerini nesnelere aktarır ve bu şekilde bir oyun kurar,
    • Oyun ortamı çocuğun kendini güvende hissetmesini sağlar,
    • Terapistin kabul ediciliği, yargılamadan ve eleştirmeden orada bulunuşu çocuğun güvende hissetmesine ve kendini açmasına olanak verir,
    • Çocuk yaşadığı travmaları ve sıkıntıları oyuna aktardığında problemlerle baş etme ve uyum sağlama becerilerini doğrudan gözlemleme fırsatı doğar,
    • Gözlemlenen içerikler çocuğa daha işlevsel baş etme yollarının gösterilmesi için fırsat sunar,
    • Terapide konulan sınırlar çocuğun kendini kontrol etme becerilerini artırır,
    • Terapi süreci çocuğun duygu ve düşüncelerini ifade etmesiyle beraber kendi iç dünyasını keşfettiği bir süreçtir (5).

    Oyun terapisinde oyuncak kullanımı

    • Terapi odası yüzlerce oyuncağın bulunduğu oyuncaklarla donatılmış bir oda olmak zorunda değildir,
    • Önemli olan çocuğun kendini ifade edebileceği ve duygularına hitap eden oyuncakları seçmesi, onlarla oynamasıdır,
    • Orada bulunan oyuncakların seçiminde gerçek yaşam deneyimlerinin ifadesi, duyguların tüm boyutlarıyla açıklanması ve söze gerek kalmadan açıklayıcı olması amaçlarına hizmet etme derecesi önemsenmelidir,
    • Mekanik ve karmaşık oyuncaklar olmamalıdır,
    • Çocukları bağımlı, kendine güvenini sarsacak içerikte oyuncaklar olmamalıdır,
    • Çocuk bütün oyuncakları görebilmelidir,
    • Oda dağınık olmamalıdır,
    • Oyun oynarken çocuk kendini özgür hissetmelidir (5).

    Oyun terapisinde sınır koyma

    Çocuğun oyun oynarken kendini özgür hissetmesi sağlanırken bir yandan da oyun terapisi sürecine sınır koymak oldukça önemlidir. Buradaki temel amaç gerçek yaşam düzenini terapide de sürdürmek, terapiden sonra yaşamın normal seyrinde devam edeceğini göstermektir. Terapötik ilişkiyi korumak, çocuğun kendini kontrol etmesi, kendi sorumluluğunu almasının sağlanması, çocuk ve terapist arasındaki güven hissinin korunması sınır koymadaki diğer amaçlardır. Seansların belirli bir sürede gerçekleşmesi ve terapinin hep devam etmeyecek olması temel sınırdır. Terapi odasından oyuncak alınamaz ve odanın dışına çıkarılamaz. Çocuk kendine zarar veremez. Terapi yaklaşımında ebeveyn katılımı yoksa çocuk ebeveyni ile birlikte odada bulunamaz. Bunlar çocuğa terapinin başında açıklanmalıdır. Bunun gibi sınırlar başlıca sınırlardır. Sınırlar olmadan çocuk kendini kontrol etmeyi öğrenemez. Bununla beraber çocuğun sınırları kırma arzusu veya girişimi de çocuk hakkında bazı ipuçlarının elde edilmesine yardımcı olmaktadır (5).

    Oyun Terapisi Çeşitleri Nelerdir?

    Çocuk merkezli oyun terapisi (ÇMOT)

    Temellerini Carl Rogers’in Danışan Merkezli Terapisi’nden almış olan yaklaşım Virginia Axline tarafından 1940’lı yıllarda oyun terapisinde kullanılmıştır (7).Temel amaç çocuğun davranışlarını değiştirmek ve kontrol etmek yerine çocuğun kendi davranışlarının farkına varmasını sağlamaktır. Terapistle çocuk arasında kurulan ilişkinin iyileştirici gücü olduğu varsayılır.

    • Çoğunlukla 2-10 yaş arasındaki çocuklarda kullanılır,
    • Problem yerine çocuk; geçmiş yerine şu an; düşünce, hareketler yerine duygular; açıklama yerine anlayış; düzeltme yerine kabullenme önemlidir,
    • Hangi oyuncağı seçeceği ve hangi oyunu oynayacağı çocuğa kalmıştır, terapötik süreci çocuk yönetir,
    • Terapist çocukla ilgilidir ve sıcak bir ilişki kurma çabasındadır,
    • Çocuğun duyguları ona geri yansıtılır,
    • Çocuğun becerileri, potansiyeli ve içsel süreçlerine güvenilir,
    • ÇMOT’nin depresyon, kaygı, takıntı gibi belli başlı sorunlarda etkili olduğu gösterilmiştir (7).

    Deneyimsel oyun terapisi (DOT)

    Byron E. Norton ve Carol Norton tarafından geliştirilen deneyimsel oyun terapisi ilişkisel oyun terapisi ve çocuk merkezli oyun terapisinin bir birleşimi ve onların genişletilmiş halidir. DOT’un temel varsayımı çocukların dünyayı bilişsel değil deneyimsel algıladıkları şeklindedir. DOT, çocuk merkezli oyun terapisinden metaforların yorumu noktasında ayrılır. “Ormandayız ve etrafımda bir sürü böcek var” ifadesi DOT terapisti için yalnızca bir korku ifadesi değil, çocuğun deneyimlemiş olduğu travmatik bir yaşantıya dair önemli ipuçları barındıran bir metafor olarak görülür. Çocuğu anlamak için bu ifadelere önem verilir, gerektiğinde aile ile de paylaşılır. ÇMOT’de ise terapistin çocukla kurduğu ilişki önemsendiğinden metaforlar araştırılmaz ve yorumlanmaya çalışılmaz. ÇMOT’de terapistin sözel geribildirimi ve yansıtma varken, DOT’da terapistin rolü çocukla beraber oyunu deneyimlemektir. Çocuk oyununa terapisti dahil etmek istediğinde terapist oyuna katılır. Terapist çocuk tarafından verilen rolü yerine getirir, çocuk nasıl isterse o şekilde davranır. Kaygı ve korkuları olan, depresyon, boşanma sonrası uyum sorunu, psikosomatik sorunlar gibi problemleri olan çocuklarda bu terapinin etkili olduğu görülmüştür (7).

    Deneyimsel oyun terapisinde çocukların 5 aşamadan geçerek terapiyi tamamladıkları görülmüştür (7):

    1. Keşif aşaması: İlk birkaç seansı içerir. Odanın keşfedilmesi, oyuncakları inceleme söz konusudur. Çocuk temkinlidir.
    2. Korunma için sınama aşaması: Çocuk terapiste güvenip güvenemeyeceğini sınar. Ne kadar özgürlüğe sahip olduğunu, terapistin ona ne kadar tahammülü olduğu ve ihtiyacı olduğunda orada olmaya devam edip etmeyeceğini çeşitli davranışlarıyla test eder. Yeterli güvenlik hissi oluştuğunda kendini açmaya hazır hale gelir.
    3. Bağımlılık aşaması: Çocuk travmatik deneyimini fantezi oyunlarıyla açığa çıkarır. Terapisti oyuna davet etmede isteklidir.
    4. Terapötik büyüme aşaması: Travmatik deneyimini aktardığı için donuklaşır, odada gezinmeye başlar. Yeni kimliğinive hissettiği yeni duyguları keşfetmeye çalışır.
    5. Sonlandırma aşaması: Aktarılan ve keşfedilen her şeyle beraber çocuk artık bağımsızlığını kazanır ve terapiye veda etmeye hazırdır.

    Gelişimsel oyun terapisi (GOT)

    Gelişimsel oyun terapisi Viola Brody tarafından geliştirilmiş, terapist tarafından yönlendirilmeyi içeren bir tekniktir. Terapinin temelini çocuğun dokunma yoluyla iyileştirilmesi oluşturur. Dokunma çocuğun gelişimsel sürecinde önemli bir yere sahiptir. Sevginin aktarımı, güven duygusunun hissedilmesi ve diğerlerince değer verildiği hissi dokunmayla geçer. Bu nedenle GOT dokunmanın terapötik gücüne güvenmektedir. Gelişimsel oyun terapisinde oyuncak yoktur, dokunmaya dayalı oyunlar vardır. Bu özelliği nedeniyle tüm yaş gruplarındaki çocuklar için uygun bir terapi yöntemidir. Dokunma temelli oyunlar çocuk ile temel bakım veren arasındaki güvenli bağın kurulmasına yardım eder ve çocukta sıkıntı oluşturan durumun endişesinin azalmasına yardımcı olur (7).

    Gelişimsel oyun terapisinin 6 temel prensibi vardır:

    • Bir başkası tarafından dokunulmayı deneyimleyen çocuk, kendilik hissini geliştirir,
    • Çocuk, başkaları tarafından psikolojik anlamda görüldüğünü ilk olarak dokunulma yolu ile deneyimler,
    • Çocuğun dokunulmayı deneyimleyebilmesi için dokunma konusunda yeterli bir yetişkinin ona dokunması gerekir,
    • İyi bir dokunucu olabilmek için, yetişkinin kendisine dokunulmaya müsaade etmesini öğrenmesi gerekir,
    • Çocuğun dokunmayı hissedebilmesi için, kendisine dokunmaya müsaade eder hale gelmesi gerekir,
    • Çocuğun dokunulduğu bir ilişkiyi sağlayabilmek için, terapist GOT’daki dokunma aktivitelerini doğru uygulamalıdır.

    Psikanalitik oyun terapisi

    Terapötik oyun fikriyle ilgilenenlerin başında Freud gelmektedir. Çocuklarda oyunun kendini ifade etme, arzuların gerçekleşmesi ve travmatik yaşantıların üstesinden gelinmesi olmak üzere üç temel işlevi olduğunu söylemiştir (7). Freud yetişkinler üzerinde terapi uygulamış ancak çocuklarla terapi yapmamıştır. Yalnızca “Küçük Hans Vakası” olarak bilinen bir vakanın takibini yapmıştır. Bu vaka Freud tarafından aktarılmıştır ve Freud çocukla yalnızca bir kez yüz yüze görüşmüştür. Çocuğun analist olan babası ve Freud arasında geçen yazışmalarla ve babanın günceleriyle, çocuğun tedavi planı Freud tarafından yürütülmüştür. Babanın aktardığı oyunlar ve çocuğun kullandığı dil bilinçdışı çatışmaların anlaşılması ve yorumlanmasında kullanılmıştır (4).

    Psikanalitik oyun yaklaşımın öncülerinden biri daha önce oyun terapisinin tarihsel sürecinde de ifade edildiği gibi Anna Freud’dur. Onun yaklaşımı çocukların oyun oynarken uzun süre izlenmesi ve oyunun altında yatan saklı anlamların keşfedilmesi üzerine kuruluydu. Klein’in yaklaşımı da Anna Freud ile benzerlik gösterse de uzun gözlemler yerine hemen yorumlama söz konusuydu. Her iki kuramcının da yöntemi gözlemlenen içeriklerin çocuğa yorumlanmasını içermekteydi. Erken dönem psikanalistlerinden olan Hans Zulliger yorumlama yaklaşımının çocuklara uygun olmadığını görmüş ve çocuğun yalnızca oyun oynamasına odaklanılması gerektiğine inanmıştı (7).

    Çocuk psikanalizinde öncü olan isimlerden bir diğeri Winnicott’tur. Kendinden önceki oyun terapisi yaklaşımlarını oyunun içeriğine gereğinden fazla odaklanmakla eleştirmiştir. Ona göre bu odaklanma çocuğun ihmal edilmesine neden olmuştur (7). Oyunun evrensel olduğunu ve  çocuklar için doğal bir süreç olarak ortaya çıktığını ifade etmiştir. Oyunun kendisi bir terapidir. Terapide oyun, çocukla iletişim kurmada bir araç gibi işlev görmekte, çocuk hakkında bilgi edinmeye yardımcı olmaktadır. Üstelik oyun sayesinde hem çocuklar hem de yetişkinler yaratıcı olmakta özgürdürler (10).

    Filial terapi (FT)

    1960’lı yıllarda Louise Guerney ve Bernard Guerney tarafından geliştirilmiştir. Çocuk merkezli oyun terapisi üzerine temellenen ilişki odaklı bir yaklaşım olmakla beraber terapist-çocuk ilişkisi yerine ebeveyn-çocuk ilişkisine önem verilir. Filial terapi ebeveynlerin terapötik değişimden sorumlu başlıca kişiler olduğunu kabul eder. Çocuk ve ebeveyn arasında sağlıklı bağlanmalar geliştirmek terapinin temel amaçlarındandır. Bu yönüyle bağlanma kuramından temel aldığı söylenebilir. Temel bakım verenle çocuk arasında sıcak, duyarlı ve olumlu kabule dayalı bir ilişki oluşturularak temel bakım verenin çocuk için “güvenli üs” haline gelmesine yardımcı olunur. Filial terapi, aile sistemleri kuramından da temel alır. Ebeveyn çocuk arasındaki ilişkiyi geliştirmenin yanında ebeveynlerin çocuk yetiştirme becerilerinin artırılması, tüm aile üyelerinin birbirlerinin ihtiyaçlarına yanıt verir hale geldiği bir aile ortamı oluşturmak hedeflenir. Bu özelikleri ile FT’nin davranış değişimi ya da belirtilerin azaltılmasından ziyade kişisel dönüşümleri hedeflediği söylenebilir (8).

    Filial terapistleri ebeveynleri terapiler konusunda eğitir, terapiler önce ofis ortamında daha sonra evde gerçekleştirilir. Terapist ebeveynlere süpervizyon verir ve geliştirilen ebeveynlik becerilerinin günlük yaşama da uyarlanması sağlanır. FT en çok 2-12 yaş aralığında uygulanmakla birlikte bu yaş sınırı dışındaki çocuk ve daha büyük bireyler için de uygun düzenlemelerle uygulanabilir. Koşullara ve bireylerin özelliklerine göre değişmekle beraber çoğunlukla 10-20 seans süren Filial terapi, kısa süreli bir terapi olarak değerlendirilmektedir (8).

    Theraplay

    İlk olarak Chicago Head Start programındaki anneler ve çocuklar arasındaki bağı güçlendirmek amaçlı kullanılan bu yaklaşım, diğer yöntemleri de kullanarak fiziksel temas ve çocuğun ihtiyaçlarını karşılamak, çocukla ilişki kurmak üzerine kurulmuştur. 1971 yılında kurulan Theraplay Enstitüsü ile bu yöntem yaygınlaşarak kullanılmaya devam elmiştir (1). Theraplay bir bakıma oyun terapisi tekniği olarak görülebilir. Ebeveyn çocuk ilişkisi terapinin odağıdır. Temel amaç çocuk ile bakım verenler arasında düzenli, uyumlu bir ilişki oluşturmaktır, bu amaçla beveynler de terapiye dahil olurlar (1,7).

    Theraplay’de özel bir oyun odasına ihtiyaç yoktur, oyuncaklardan çok oyunlar ön plandadır. Diğer tekniklerden farklı olarak bu yöntem sade bir odada yerde oturularak uygulanır (7). Terapistin başlattığı terapi sürecinde ebeveynler etkileşime hazır olduklarında terapiye aktif olarak katılım sağlarlar. Terapist geribildirimlerle onları destekler (1). Theraplay bebeklikten itibaren 18 yaşa kadar ve hatta yetişkinlikte bile kullanılabilen bir yöntemdir. Özellikle bağlanma sorunu olan çocuklar başta olmak üzere, depresyon, karşıt gelme bozukluğu, öfke sorunları, gelişimsel bozukluklarda da etkili olduğu belirtilmiştir (7). Bunun yanında klinikler, ruh sağlığı merkezleri, okullar, kreşler, bakım evleri gibi birçok ortamda uygulanabilmektedir (1).

    Theraplay’de 4 farklı kategoride oyunlar oynanır: Yapı, bağlılık, beslenme ve mücadele. Oyunlar bağlanma, dokunma, uyumu artırma ve etkileşim sağlama amaçlarına hizmet edecek şekilde belirlenmiştir (1). Çocuğun bu kategorilerden hangisindeki oyunlara daha çok ihtiyacı olduğu terapist tarafından belirlenir. Dolayısıyla terapi çocuğa özeldir (7). Yapı boyutu güvenlik, organizasyon, düzenleme; bağlılık boyutu bir aradalık, mutluluk, uyumluluk; besleme boyutu güven, öz değer, stresin azalması; mücadele boyutu yetkinlik ve uzmanlık kavramlarını içerir (1): Oynanan bazı oyunlara şu örnekler verilebilir (1):

    • Yapı Boyutundaki Oyunlar: El çırpma, baloncuk patlatma, ellerin, ayakların veya vücudun etrafını çizme.
    • Bağlılık Boyutundaki Oyunlar: Yanakları patlatma, patlamış mısır parmaklar, yapışkan burun.
    • Besleme Boyutundaki Oyunlar: Küçük atıştırmalıklar, ninni, pamuk topu mu? Kuş Tüyü mü?
    • Mücadele Boyutundaki Oyunlar: Emekleme yarışı, karate vuruşu, yastık itme.

    Kum terapisi

    Kum terapisi bir oyun terapi tekniğidir. Tekniğin geliştiricisi Jung’un öğrencilerinden Dora Kalf’tır. Kullanılan materyaller kum, su, minyatür oyuncaklar ve kum tepsisidir. Sözel olmayan bir tekniktir ve özellikle 8 yaştan sonraki çocuklarda, ergen ve yetişkinlerde kullanılabilir. Diğer terapilere ek olarak da kum terapisi uygulanabilir. Bu teknikteki temel varsayım kumun kendisinin terapötik bir etkiye sahip olduğudur (7).

    Terapide terapist danışana birinde kuru kum diğerinde ıslak kum olan iki adet tepsi sunar. Tepsiler deniz, nehir ve suyu temsil eden mavi renge boyanmıştır. Danışan hangi tepsiyi kullanacağını kendi seçer. Danışana tarihi mekânlar, taş, deniz kabuğu gibi gerçek objelerden oluşan çok fazla sayıda minyatür sunulur. Danışan istediği minyatürleri seçer ve kum üzerinde bir sahne oluşturur. Tekniğin temelleri Jung’un öğretisine dayandığından arketipler, kolektif bilinçdışı gibi kavramlar terapiyi şekillendirir. Danışanın minyatürler ile kum üzerine çatışmalarını, bilinçdışı süreçlerini yansıttığı varsayılır. Bilinçdışı içeriği bilinçli hale getirerek iyileşme sağlama hedeflenir (7).

    Kukla terapisi

    Kuklaların terapide kullanımı, çocukların kendilerini sözel olarak ifade edemeyişleri karşısında duygu ve düşüncelerini kuklalarla ifade etmelerinden doğmuştur. Çocuklar kukla ile kendilerini özdeşleştirebilir, kuklalar hayatlarındaki önemli kişiler yerine geçebilir ya da öfkelerini yansıttıkları cansız bir nesne olarak işlev görebilirler. İfade ettikleri duygular ve düşünceler yargılanmadığı ya da eleştirilmediğinden ve üstelik kuklaların hakimi kendileri olduğundan çocukların egolarının güçleneceği varsayılmaktadır (7).

    Çocuk kuklalar karşısında serbest bırakılır, istediğini seçer ve onunla ilgili bir öykü oluşturur. Terapist öyküyü analiz ederek çocuk hakkında bilgi edinmeye çalışır, değerlendirme yapar. Öyküdeki çatışmalar, çözümsüzlükler, bilişsel hatalar ve duygu ifadeleri analiz edilerek çocuğa aktarılır. Terapist tespit ettiği bu olumsuz imgeleri tersine çevirerek daha iyi bir öykü tasarlar ve bunu kuklalarla canlandırır. Böylece çocuğun problemine karşı bir çıkış yolu gösterilir (7).

    Oyun terapisine yönelik çalışmalarda çocuğun kendi duygu ve hislerinin daha çok farkına varır duruma geldiği, kendilik algısı ve tasarımının olumlu yönde arttığı, kişisel yeterliliğinin arttığı, kaygı düzeyinin azaldığı, aile bireyleri arasındaki ilişkinin etkilendiği, davranışsal ve duygusal uyumun arttığı, maruz kalınan travmatk yaşantının etkilerinin azaldığı, yıkıcı davranışlar ve dikkat sorunları üzerinde etkili olduğu görülmüştür. Aynı zamanda çocuğun gösterdiği depresyon, somatizasyon bozuklukları, dikkat ve düşünce sorunları, sosyal problemler ve diğer psikolojik problemlerde de oyun terapisinin etkili olduğu görülmüştür (7).

    Türkiye’de oyun terapisi

    Oyun terapisi dünyada 1930’lu yıllarla beraber gelişirken Türkiye’de kullanımı ve yaygınlaşması 2000’li yıllarda geç olarak başlamıştır (7). Bunun başlıca sebebi psikologlara ve psikiyatristlere “deli doktoru” gözüyle bakılması ve bu alana dair bilginin az olmasıdır. Ekonomik kalkınma ve artan farkındalıkla beraber günümüzde bu yaklaşım terkedilmekte ve terapiye gitmek normalleşmektedir.

    İbni Sina, Gazali gibi eski düşünürler, oyunun çocuk için elzem olduğunu ifade etmişlerdir. Dilimizde çocuklarla ilgili atasözleri ve deyimlerde oyunun çocuklarla özdeşleştirildiğini görmekteyiz. Oyun terapisi ile ilgili ülkemizdeki ilk kitap 1974 yılında yayınlanan Hans Zülliger’in Çocukta Oyunla Tedavi adlı kitabıdır. Ülkemizde oyun terapisi ile ilgili ilk kitabı kaleme alan Berka Özdoğan’dır. İlk baskısını 1988 yılında yapan Çocuk ve Oyun: Çocuğa Oyunla Yardım adlı kitap oyun terapisi ile ilgili ilk kapsamlı kitaptır (7).

    Ülkemizde oyun terapisi alanındaki ilk eğitimler 2000’li yıllarda verilmiştir. 2010’lu yıllarda ülkemizde yabancı uzmanların açtığı birçok oyun terapisi eğitim programı düzenlenmiştir. Byron Norton, Oyun Terapisi ile ilgili ilk eğitimini ülkemizde 2009 yılında vermiştir. Sonraki yıllarda Byron Norton’un Deneyimsel Oyun Terapisi eğitimleri ile ülkemizde oyun terapistleri yetişmiştir. 2012 yılında ülkemize gelen Reyhana Seedat da açtığı kapsamlı eğitim programları ile birçok oyun terapisti yetiştirmiştir. 2012 yılında açılan Theraplay eğitimleri sonraki yıllarda da devam etmiştir. Yine aynı yıl Lenore Steinhardt, Kum Terapisi eğitimi için ülkemize gelmiştir (7).

    Ülkemizdeki Oyun Terapisi Derneği 2012 yılında kurulmuştur. 2014 yılında 19. Dünya Oyun Kongresi’nin ev sahibi Türkiye olmuştur. 2015 yılında ise Erzurum’da Uluslararası Oyun ve Oyuncak Kongresi düzenlenmiştir (7). Tüm bu tarihsel süreçler birlikte değerlendirildiğinde ülkemizde oyun terapisinin yaygınlaşmasının 2010’lu yıllardan sonra olduğu söylenebilir

    Ülkemizde oyun terapisinin önde gelen isimleri Ferhunde Öktem, Bahar Gökler, İsmail Ersevim’dir. Öktem, Virgina Axline’nin yönlendirmesiz oyun terapisi yaklaşımını çocuklarla yaptığı klinik çalışmalarda kullanmış ve eğitimler de vermiştir. Bu alanda öncü diğer isimler Filiz Çetin, Birgül Emiroğlu, Elif Göçek’tir. Bu uzmanlar hem terapilerinde yoğun şekilde oyun terapisini kullanmakta hem de bu konuda eğitimler vermektedir (7).

    Referanslar
    1. Akar Gençer, A. ve Aksoy, A. B. (2016). Anne çocuk etkileşiminde farklı bir yaklaşım: Theraplay oyun terapisi. Psikiyatride Güncel Yaklaşılar, 8(3), 244-254.
    2. Bekmezci, H. Ve Özkan, H. (2015). Oyun ve oyuncağın çocuk sağlığına etkisi. İzmir Dr. Behçet Uz Çocuk Hastalıkları Dergisi, 5(2), 81-87.
    3. Berktay, A. (Ed.). (2017). İnsan Tabiatını Tanıma (13.Baskı). İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.
    4. Freud, S. (2017). Çocukta Fobinin Analizi Küçük Hans Vakası (3. Baskı). (D. Muradoğlu, Çev.). İstanbul: Say Yayınları.
    5. Öğretir, A. D. (2008). Oyun ve oyun terapisi. Gazi Üniversitesi Endüstriyel Sanatlar Eğitim Fakültesi Dergisi, 22, 94-100.
    6. Santrock, J. W. (2015). Erken çocuklukta sosyoduygusal gelişim. Yaşam Boyu Gelişim içinde (s.241-272). (G. Şahin, Çev. Ed.). Ankara: Nobel Yayınları.
    7. Teber, M. (2015). Çocuk merkezli oyun terapisinin çocuklarda görülen davranış sorunlarının çözümüne etkisi (Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi). Hasan Kalyoncu Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Klinik Psikoloji Bilim dalı, Gaziantep, İstanbul?
    8. Tortamış Özkaya, B. (2015). Ebeveyn-çocuk ilişkisi üzerine odaklanan bir oyun terapisi yaklaşımı: Filial terapi. Psikiyatride Güncel Yaklaşımlar, 7(2), 208-220.
    9. Türk Dil Kurumu. http://www.tdk.gov.tr/ Erişim Tarihi:27.04.2019.
    10. Winnicott, D. W. (2014). Oyun ve Gerçeklik (3.Baskı). (T. Birkan, Çev.). İstanbul: Metis Yayınları.
    11. Yörükoğlu, A. (2018). Çocuk Ruh Sağlığı (38.Basım). İstanbul: Özgür Yayınları.
  • Narsisizm Nedir?

    Narsisizm (narcissism), sözlük anlamıyla kişinin kendine, kendi vücuduna ve kendi özelliklerine yönelttiği arzu ve hazdır (6). Bensevi olarak da bilinen daha basit ifadesiyle narsisizmi, kişinin kendine yönelik aşkı olarak tanımlamak mümkündür. Narsist ya da narsistik kişilik bozukluğu olan kişiler, kendilerine âşıkmış gibi davranır, en gözde olmak ister, başkalarının düşünce ya da ilgilerine alaka göstermezler (5).

    Narsisizm, ismini Yunan mitolojisindeki karakterlerden biri olan Narkissos’tan (Narcissus) almıştır. Latin şair Ovidius tarafından aktarılan öyküsüne göre Narkissos, oldukça yakışıklı, herkesi kendine âşık eden bir delikanlıdır. Ancak hiçbir aşka karşılık vermemiş ve âşıklarının kalbini kırmıştır. Dağ perilerinden biri olan Echo (Eko) Narkissos’a âşık olur ve sürekli onun güzelliğini izler. Echo bir gün cesaretini toplayıp Narkissos’un karşısına çıktığında Narkissos onu hor görür, “Bana dokunmana izin vermektense ölürüm daha iyi!” diyerek perinin aşkını karşılıksız bırakır. Narkissos’un bu tavrı diğer perileri çok kızdırır ve ona beddua ederek tanrıların gazabını isterler. Bu bedduaları işiten tanrılar “Başkalarını sevmeyen kendini sevsin!” diyerek onu cezalandırırlar. Bir gün bir pınara su içmek için eğilen Narkissos, suda kendi aksini görür, “Kendime olan sevgimle yanıyorum ben. Suda yansıyan bu güzelliğe nasıl kavuşabilirim? O güzellikten vazgeçemem de. Artık yalnız ölüm kurtarır beni.” der ve kendine ölümüyle sonuçlanacak kadar âşık olur. Su kıyısından bir an bile ayrılamayan Narkissos kendi güzelliğini izleyerek orada ölür gider (5,7). Narsist kişiler de tıpkı Narkissos gibi sürekli kendilerine dönüktürler ve diğerlerinden bekledikleri ilgiyi göremediklerinde onun gibi yıkıma uğrarlar (5).

    Narsisizm sınıflandırması

    Literatürde benlik ve kişilerarası ilişkiler kapsamında incelenmiş olan narsisizmi iyi veya kötü olarak nitelemek yerine, onun farklı bileşenlerine, ortaya çıktığı sosyal bağlama ve sonuçlarına odaklanmak daha doğru değerlendirme çerçevesi sunmaktadır. Kendiliği aşırı önemseme, başkalarını yok sayma, ilişkileri sürdürmede zorluk ve uzun vadeli karar vermede yaşanan problemler narsisizmin olumsuz tarafını yansıtır. Bununla birlikte benliğe ilişkin olumlu algıya sahip olma, liderlik ve başarılarının farkında olma gibi özellikler “normal narsisizm” olarak kabul edilmekte, kişinin amaçları doğrultusunda ilerlemesi ve karşılaştığı güçlüklerden sonra yeniden gücünü toparlayabilmesi için bu düzeydeki narsisizm oldukça işlevsel olmaktadır. Narsistik örüntünün sorun olarak ortaya çıkması benlik algısına yönelik bir tehdit oluştuğunda kişinin baş etme mekanizmalarının zarar görmesi ve uygun stratejilerin kullanılamamasıyla oluşur. İşlevselliğin bozulmasıyla devam eden bu süreç “patolojik narsisizm” olarak adlandırılır. İlk kez, 1980 yılında yayımlanan DSM 3’te yer alan patolojik narsisizm, DSM’nin diğer tüm yeni versiyonlarında da narsistik kişilik bozukluğu tanı kategorisinde yer almıştır (2,3).

    Normal narsisizm nedir?

    Her insan diğerleri tarafından beğenilme, takdir görme, ihtiyaç duyulduğunu bilme gibi gereksinimlere sahiptir ve bu gereksinimler karşılandığında bir haz duyar. Bunlar narsistik gereksinimler olarak kabul edilmektedir. Normal narsisizmde birey çevresiyle uyum içindedir ve hem kendisinin hem de çevresindekilerin beklentilerini karşılayabileceği duygusuna sahiptir. Bireyin kendine verdiği değer ve özgüven oldukça yüksektir, dışarıdan gelen eleştiriler ve yargılar kolay kolay bunları olumsuz etkileyemez. Çevredekilerin görüş ve düşünceleri elbette herkes için önemli olduğu kadar normal narsistlik sergileyen kişiler için de önemlidir, ancak bu tür bir narsisizm düzeyinde birey kendi değerini diğerlerinin görüşleriyle belirlemez, kendine odaklanır ve özgüvenini bu şekilde kabartır. Bununla beraber kişi hak ettiğini düşündüğü değeri ve kabulü göremediğini hissettiğinde narsistik yaralanma deneyimlenebilir (6).

    Patolojik narsisizm nedir?

    Patolojik narsisizmdeki en önemli nokta bireyin tamamen dıştan gelen yorum ve düşüncelere açık ve muhtaç olmasıdır. Patolojik narsisizmi normal narsisizmden ayıran en önemli özellik budur. Aslında dışarıdan bakıldığında patolojik narsisizme sahip bireyler kendinden oldukça emin ve başkalarının ne dediğini önemsemez bir tavır içinde gibi görünürler. İçlerindeyse tamamen başkalarının fikirleriyle beslenen, kendinden emin olmayan bir yapıları vardır. Patolojik narsistler kendi içlerindeki güvensizliği ve hoşlarına gitmeyen özelliklerini yansıtma mekanizması yoluyla diğerlerine aktarırlar, böylece diğerlerine karşı öfke gibi olumsuz duygular besleyebilir, yapılan eleştirilere karşı aşırı duyarlılık gösterebilirler. Normal narsisizmde talepler ihtiyaçlarla bağlantılıyken patolojik narsisizmde talepler aşırıdır ve tatmin edilemez (6).

    Patolojik narsisizmin tanımlanmasında hem kuram içi hem de kuramlar arası ortak bir kabul yoktur. Örneğin kişilik psikolojisinin iki öncüsü Otto Kernberg ve Heinz Kohut iki farklı tanımlama yapmışlardır. Kernberg narsisizmi “büyüklenmecilik, empati yoksunluğu, ben merkezcilik” olarak tanımlarken, Kohut “kırılganlık, depresyon, boşluk hissi ve dayanıklılık yoksunluğu” olarak tanımlamıştır. Narsisizmle ilgili literatüre bakıldığında narsisizmin birçok farklı boyutta incelendiği görülmekle beraber, yine yapılan araştırmalarla en genelde “büyüklenmeci/açık/teşhirci narsisizm” ve “kırılgan/örtük/hassas narsisizm” olmak üzere iki boyutunun olduğu, diğer tanımlamaların da bu boyutlar tarafından kapsandığı gösterilmiştir (3). Diğer kuramcılar ve araştırmacılar tarafından yapılan patolojik narsisizm tanımlamaları şöyle sıralanabilir (3):

    • Narsisizmin manipülatif, paranoid, arzulayan ve fallik narsisizm olarak dört alt türde incelendiği bir tanıma göre manipülatif narsisizm diğerlerini kandırma, suçluluk duymama, yalan söyleme; paranoid narsisizm şüphe duyma, öfkeli ve tartışmacı bir yapıda olma; arzulayan narsisizm diğerlerine yapışma ve talepkarlık; fallik narsisizm ise saldırganlık, teşhirci, kibirlilik gibi özellikler gösterir.
    • Narsisizmin birleşme açlığı, iletişimden kaçınan ve aynalama açlığı duyan olmak üzere üç boyutta incelendiği bir tanımlamaya göre birleşme açlığı duyan narsisizmde diğerlerine aşırı bağlılık, kendini diğerleriyle tanımlama; iletişimden kaçınan narsisizmde diğerleriyle iletişimi kesme; aynalama açlığı duyan narsisizmde daima göz önünde olmak isteme ve teşhircilik özellikleri ön plana çıkmaktadır.

    Tüm bu tanımlamalardan da anlaşıldığı üzere narsisizm çok boyutlu bir yapıya sahiptir ve çoğunlukla iç içe geçmiş yapıların bir bileşimi olarak karşımıza çıkmaktadır.

    Büyüklenmeci ve kırılgan narsisizm nedir?

    Büyüklenmeci ve kırılgan narsisizm birbirine zıt özellikler göstermektedir.

    • Büyüklenmeci narsisizmde grandiyözite (kendini yüce, eşsiz görme), teşhircilik, kendine hak görme, küstahlık, haset, dikkat çekme arzusu, aşırı talepkarlık, diğerlerinin ihtiyaçlarının farkında olmama, sınırlandırılmayı istememe gibi özellikler ön plana çıkmaktadır (3,6).
    • Kırılgan narsisizmde ise alçak gönüllülük, eleştirilmeye karşı hassaslık gösterme, çekingenlik, yetersizlik hissi, sürekli kaygı, acı çektiğini düşünme, diğerleriyle kurulan ilişkilerde kendilikle ilgili büyüklenmeci beklentiler özellikleri görülmektedir (3,6).

    Narsisizmin her iki boyutunda da büyüklenmeci beklentiler görülmekte ancak bunların görünümleri farklılaşmaktadır. Büyüklenmeci narsisizmdeki beklentiler bireyin her şeyi kendine hak görmesi ve her şeyde en iyi olarak öne çıkmak istemesiyle ilişkiliyken, kırılgan narsisizmdeki büyüklenme “sessiz büyüklenmecilik” şeklinde ifade edilen eleştirilmeye ya da değerlendirilmeye karşı aşırı hassasiyet ve bu tür durumlardan kaçınma olarak kendini gösterir. Büyüklenmeci narsisizmde olumsuz eleştirilerden kaçınarak, kendilerini olumlu gösterecek durumları tercih etme, böylece benliğin beslenmesi söz konusuyken kırılgan narsisizmde olumsuz değerlendirmelerden kaçınarak benliğin içten içe büyüklenmeci özelliğini devam ettirmesi söz konusudur (3).

    İki narsisizm türü özgüven ve duygu düzenleme ile kişilerarası ilişkilerde gösterilen özellikler bakımından da ayrışmaktadır (3):

    • Büyüklenmeci narsisizme sahip bireyler kendilerinin üstün ve benzersiz olduğu algısına sahip oldukları için bu algıyı koruma ve diğerlerinin hayranlığını kazanmak için saldırgan ve antisosyal özellikler sergileyebilmektedir. Bu narsisizm türüne sahip bireylerin akranları tarafından pek sevilmedikleri görülmüştür. Büyüklenmeci narsisizmde hayranlık ve saygı kazanmak amacıyla rekabetin hem genel (diğerlerinden daha iyi olmaya çalışma) hem de aşırı (düşük özsaygıyı rekabetle yükseltme çabası) boyutları gösterilir. Narsist birey rekabet ortamı yaratarak kendiyle ilgili olumlu geri dönüşler almayı beklemektedir.
    • Kırılgan narsisizme sahip bireyler ise büyüklenmecilik fantezilerinden utanç duymakta, reddedilme ve dışlanma kaygısı nedeniyle sosyal ilişkilerden uzak durmaktadırlar. Bu bireyler akranları tarafından çoğunlukla arkadaş olarak tercih edilmemektedir. Kırılgan narsistler rekabetin aşırı boyutunda faaliyet göstermektedir. Bu bireylerin içten içe hayranlık uyandırma, güç elde etme arzuları olduğu ancak bunlardan duydukları utanç ve suçluluk nedeniyle genel rekabetçilikten kaçındıkları düşünülebilir.
    • Büyüklenmeci narsistlerin gerçekçi olamayacak düzeyde algıladıkları şişirilmiş özsaygıları nedeniyle düşük özsaygıya sahip kırılgan narsistlerden daha fazla mutluluk hissettikleri bulgulanmıştır. Büyüklenmeci narsisizmle ilgili kişilik yapısı dışadönüklük; kırılgan narsisizmle ilgili kişilik yapısı ise içedönüklük olarak belirlenmiştir (2,3).
    • Yapılan bazı çalışmalarda kırılgan narsist bireylerin erken dönemde maruz kaldığı duygusal ve fiziksel ihmal ya da istismar sonucu korkulu bağlanma stili geliştirmiş olabileceği düşünülmüştür. Büyüklenmeci narsisizm için herhangi bir bağlanma zorluğundan söz etmek zor olmakla birlikte başlangıçta sorunsuz ilerleyen ilişkilerinin sömürü ve büyüklenmeci özellikleriyle bozulmaya uğradığı bilinmektedir. Her iki tür için de etkili olduğu söylenebilecek bir özellik olarak bebeklik döneminde temel bakım veren tarafından yeterli “aynalanmaya” maruz kalmama ileri sürülmüştür. Buna göre bebeğin duygusal ihtiyaçlarına uygun tepki verilmemiş, duyguları bakım veren tarafından ona geri yansıtılmamış ve bakım veren kendi olumlu duygulanımını bebeğe aktarmada başarısız kalmış olabilir. Böylece narsist bireylerin duygu düzenleme becerileri zayıf kalmıştır.

    Daha önce de belirtildiği gibi patolojik narsisizm bireyin benliğine yönelik bir tehdit algılamasıyla ortaya çıkmakta ve mevcut başa çıkma yöntemlerini bozmaktadır. Bu tür bir tehdit karşısında her iki narsisizm türünde görülen tepkiler farklılaşmaktadır (3):

    • Büyüklenmeci narsist birey başarısızlık, kaybetme, reddedilme gibi benliğine yönelik bir tehdit durumunda yoğun öfke yaşar ve saldırganlık gösterebilir. Öfkesi öfke kaynağına yönelik olabileceği gibi hiç ilgisi olmayan diğer kişilere de yönelebilir.
    • Kırılgan narsistler ise bu tür bir tehdit karşısında onay arayıcılık, boyun eğicilik, itaat ve kaçınma stratejilerine başvurabilirler.

    Narsisistik kişilik bozukluğu (NKB)

    Narsistik kişilik bozukluğu olan kişilerde yeteneklerini aşırı övme ve büyük başarı hayalleri ön plana çıkan özelliklerdir. Sürekli hayranlık duyulma ve ilgi görme istekleri vardır. Kişilerarası ilişkileri empati yoksunluğu, kıskançlık, kibir ve diğerlerinden faydalanma alışkanlıkları nedeniyle bozulmuştur. Eleştiriye karşı hassastırlar. Hayranlık duyulmadığında öfkelenirler (8). “En güzel, en yakışıklı, en başarılı, en iyi” kendisidir. Bireyin bu narsist düşüncelerinin aşırılığı, hayal kırıklığının da çok fazla olmasına neden olmaktadır. Diğerlerinden beklediği ilgi ve hayranlığı bulamayınca kendilerine olan saygıları azalır. Bireyci toplumlarda toplulukçu toplumlara göre daha fazla narsistik kişilik bozukluğu olduğu ileri sürülmüştür (6).

    Narsistik kişilik bozukluğunda DSM-5 kriterleri (8)

    Erken ergenliğin başında birçok bağlamda aşağıdakilerden beşinin ya da daha fazlasının varlığı:

    • Kişinin önemini abartılı bir şekilde görmesi,
    • Kişinin kendi başarısı, zekâsı ve güzelliğiyle meşgul olması,
    • Özel olduğu ve sadece yüksek konumdaki insanlarca anlaşılabileceği inancı,
    • Aşırı derecede hayran olunma ihtiyacı,
    • Güçlü bir hak etme duygusu,
    • Başkalarından faydalanma eğilimi,
    • Empati yoksunluğu,
    • Başkalarını kıskanma,
    • Kibirli davranış ve tutumlar.

    Narsistik kişilik bozukluğunun etiyolojisinde daha sonra “Narsisizme Yönelik Yaklaşımlar ve Narsisizmin Etiyolojisi” başlığı altında belirtilecek olan yaklaşımlara paralel olan iki model öne sürülmüştür:

    Benlik Psikolojisi Modeli: Öncüsü Heinz Kohut’tur. Kohut, narsistik kişilik bozukluğu olan kişilerin sürekli kendini üstün görme, sadece kendiyle ilgilenme gibi özelliklerinin aslında çok kırılgan bir özsaygıyı gizlediğini belirtmiştir. Narsist bireyler başkalarından saygı ve ilgi bekleme davranışıyla bir bakıma kendini beğenebilmeyi sağlamaktadırlar. Kohut iki ebeveynlik tarzının bu kişiliğin oluşumunda etkili olabileceğinden söz etmiştir: aşırı soğuk ebeveyn ve çocuğun başarılarını aşırı abartan ebeveyn. Ebeveynlerin sıcak, ilgili ve empatik yaklaşımları çocuğun güven duygusunu kazanmasını sağlar ancak soğuk ve ilgisiz bir ebeveyn güvensiz bir benlik oluşumuna katkıda bulunur. Diğer yandan Kohut, ebeveynlerin kendi özgüvenlerini desteklemek amacıyla çocuğun yetenek ve başarılarını aşırı abartabildiğini söylemiş, çocuğun kendindeki en ufak bir eksiklikten utanç duyabileceği noktaya gelebildiğini ileri sürmüştür. Yapılan daha sonraki çalışmalarda narsistik kişilik bozukluğu olan bireylerin bu tür bir ebeveyn deneyimledikleri gösterilmiştir (8).

    Sosyal Bilişsel Model: Model Carolyn Morf ve Frederick Rhodewalt tarafından geliştirilmiş ve araştırma sonuçlarıyla desteklenmiştir. Bu modelin iki temel fikri vardır: 

    • Narsist bireylerde kısmen özel oldukları inancını korumalarından kaynaklanan kırılgan bir benlik yapısı vardır.
    • kişiler arası ilişkiler sıcaklık ve yakınlık sağlamaktan çok kişinin kendi özsaygısını şişirmek için kullanılır (8).

    Narsisizme yönelik yaklaşımlar ve narsisizmin etiyolojisi

    Literatürde narsisizm kelimesini ilk kez psikanalitik bir kuramcı olan Ellis kullanmıştır. Ellis narsisizmden özellikle kadınlarda görülen, kişinin cinsel dürtülerini kendine yöneltmesi durumu olarak söz etmiştir (4,6). Ellis’ten sonra Näcke, narsisizmi kişinin kendi bedenine sanki bir başkasının bedeniymiş gibi erotik yatırım yapması anlamında kullanmış ve cinsel bir sapıklık olarak nitelendirmiştir. Narsisizm özellikle psikanaliz literatüründe kendine geniş yer bulmuştur. Freud, narsisizmi birincil narsisizm ve ikincil narsisizm olmak üzere iki kısımda incelemiştir. Narsizmi, libidinal enerjinin kişinin kendisine ya da nesneye yöneltilmesiyle açıklamıştır. Psikanalizin bir başka öncüsü Horney, aşırı ilgili ya da aşırı katı ebeveynlerin çocuklarında ilgi, sevgi ve takdir almak için sahte benlikler geliştiğini söyleyerek katkıda bulunmuştur. Kernberg, narsistik kişilik yapılanmasını tanımlamış, normal ve patolojik narsisizmi birbirinden ayırmıştır. Kohut da narsistik kişilik bozukluğunu tanımlayarak bu konuya olan ilginin artışına öncülük etmiştir (4).

    Narsisizm, psikolojinin birçok alt alanı için oldukça ilgi çeken bir kavram olmuştur. Freud öncülüğünde psikanalizin, Kernberg ile nesne ilişkileri kuramının, Kohut’la kendilik psikolojisinin temel dinamiklerinden biri olarak ele alınmasının yanında anormal psikolojisinde bir kişilik bozukluğu olan Narsistik Kişilik Bozukluğu, klinik psikoloji kapsamında bir kişilik örüntüsü, örgüt psikolojisinde liderlik özellikleri, kişilerarası ve romantik ilişkilerde ilişki doyumunu belirleyen faktörlerden biri olarak da incelenmiştir (2).

    Psikanalitik yaklaşım ve narsisizm

    Freud’un narsisizm yaklaşımı

    Freud, narsisizm kelimesini fazlasıyla kakafonik (laf kalabalığı, kulağa gürültü gibi gelen) bulduğu için onun yerine narsizm demeyi tercih etmiştir. Narsizm, her canlı varlığa atfedilebilecek bir özellik olarak görülmüştür. Freud’a göre yaşamın başlangıcında gelişimsel olarak bireyin ilk sevgi nesnesi kendi, yani bedenidir (9). Sahip olunan tüm libido kişinin kendi egosuna yatırılır. Bu evre “birincil narsizm” olarak adlandırılmıştır. Dürtülerin kendi başına doyurulabilme durumu “otoerotizm” olarak tanımlanmıştır. Bu evrede libidonun hiçbir nesneye bağlanmadan kendi sınırları içinde kalması ve dolaysız bir hazzın yaşanması söz konusudur. Dış dünyaya ilgi azdır ve kişi yalnızca kendisini sevmekte ve kendisiyle meşgul olmaktadır (7).

    Ancak birincil narsizm çok uzun sürmez. Henüz yaşamın başında olan bir bebeğin beslenme, bakım, korunma gibi ihtiyaçları vardır ve bunlar otoerotizmle asla doyurulamaz. Karşılanmaları için mutlaka dışsal bir nesneye ihtiyaç vardır. Benlik, dürtülerini yalnızca kendi içinde tatmin edemediğini ve dışsal bir nesneye (muhtemelen ebeveynlere) bağlı olduğunu fark eder. Bunun karşılığında narsistik zemin sarsılır ve benliğin kendine atfettiği bütünlük hissi parçalanır (7). Libidinal enerji dışarıdaki bir sevgi nesnesine yatırılmaya çalışıldığında eğer böyle bir nesne ortada yoksa libido yeniden benliğe yöneltilir. Bu süreç “ikincil narsizm” olarak adlandırılır (2).

    Yaşamın ilk yıllarında bakım verenle bebek arasında bir bağ oluşmaması, bebeğin gereksinimlerinin yok sayılması bebeğin dışarıda güvenebileceği kimse olmadığı ve yalnız kendine güvenebileceğine dair zihinsel bir temsil oluşturmasına neden olur. Bunun sonucunda dış nesneye yapılması gereken libidinal yatırım kendine yapılır. Giderek kendi içine dönük ve ilgiyi dışarıdan kesen bir yapı haline gelen benlik, omnipotans (her şeye gücünün yeteceği inancı) ve grandiyözite (kendini olduğundan daha büyük ve yüce görme) gibi narsistik yapılar oluşturmaya başlar (4). Megalomani nesne libidosunun ortadan kaldırılmasıyla var olur (9).

    Freud narsizmin doğasını daha iyi anlayabilmek adına üç bilgi alanına bakmıştır: organik hastalıklar, hipokondri ve cinslerin erotik yaşamları (9):

    • Organik bir hastalık ya da acı yaşayan kişi eğer hastalığıyla ilgili değilse dış dünyadan ilgisini çeker. Aynı zamanda libidinal enerjisini de sevgi nesnelerinden geri çeker. Yani hasta libido yatırımını tamamen kendine yapar. Uyku durumu da benzer bir mekanizmaya sahiptir. Libido öznenin benine, yalnızca uyuma isteğine yatırılır. Öyle ki rüyalar da bencildirler.
    • Hipokondride de (sağlık durumuyla ilgili yoğun endişe, günlük dilde kullanılan hastalık hastası tabirinin karşılığıdır) organik hastalıkta olduğu gibi, libidonun dış dünyadan geri çekilerek ilgiyi tamamen odaklanılan organa yoğunlaştırma söz konusudur.
    • Bireyin çekiciliği onun narsizmi, kendinden memnuniyeti ve ulaşılmazlığına dayanmaktadır. Narsistik tatmin engellerle karşılaştığında kişi bir başkası yoluyla bu tatmine ulaşabilir. Kişi bir zamanlar olduğu, artık olamadığı ya da hiçbir zaman olamayacağı mükemmelliğe sahip birine âşık olur. Bu şekilde ideal bir ben oluşturulur.

    Ebeveyn tutumları da narsizmle yakından ilişkilidir. Ebeveynlerin çocuğa her türlü mükemmelliği atfetmesi, onu hatasız görmeleri bir zamanlar terk ettikleri kendi narsizmlerinin yeniden canlanmasına ve onun çocukta yeniden üretilmesine dönüşür. Kendi vazgeçtikleri ayrıcalıkları çocukları için talep ederler. İnsanlar çocukluğun narsistik mükemmeliyetinden vazgeçmek istemezler. Kültürün dayatmaları ve kendi eleştirel yargılarıyla sarsılan mükemmeliyet, yeni bir ben ideali oluşturularak tekrardan elde edilmeye çalışılır (9). İnsanın bu mükemmelliğe duyduğu hasret ömür boyu peşinden gelmeye devam eder (7).

    Karen horney’in narsisizm yaklaşımı

    Horney, görüşlerinde kültürel etkileri vurgulayan bir analistti. Ona göre insanlar bu dünyadaki yalnızlık ve yalıtılmış anksiyetesiyle başa çıkmada 3 farklı yol izlemektedir. Bu süreçlerden ilkinde kişi diğerlerinden sevgi, onay ve ilgi bekleyerek kendinden fedakârlık eder ve onlarla ilişkilerinde bağımlı bir rolü benimser. Bir başka başa çıkma yolu olarak ise kişi herkesin kötü olduğuna, insanlarla mücadele edilmesi gerektiğine inanarak diğerlerine ihtiyacı olduğunu yadsır ve güçlü görünmeye çalışır. Son olarak kişi insanlardan uzaklaşma, kendini ilişkilerden yalıtma ve diğerleriyle ilgilenmeme şeklinde davranabilir (1).

    Horney’e göre narsisizmin temelinde kişinin kendisini sevmesi değil, kendine yabancılaşması yer alır. Narsistik kişi kendine yabancılaştığı gibi diğerlerine de yabancılaşmıştır, kendini ve diğerlerini sevme yeteneğini kaybettiği için kendi hakkında gerçekçi olmayan, şişirilmiş fikirlerine sarılmaktadır (2).

    Otto kernberg’in narsisizm yaklaşımı

    Kendilik psikolojisinin temsilcilerinden olan Kernberg kuramsal yaklaşımında genel olarak, kişinin kendi hakkındaki fikirlerinin gelişimsel deneyimlerden etkilendiğini vurgulamıştır. Kendilik psikolojisinin temel vurgularından biri de narsisizm üzerinedir. Narsistik kişi zihinsel enerjisini sürekli kendine yönlendirmektedir. Sürekli insanlardan bir şeyler alma, takdir edilme, sevgi görme, ihtiyaç duyulma, vazgeçilmez olma duygularına ihtiyaç duyar. Aynı zamanda sınırsız güç ve başarı fantezileri de vardır. Zihinsel enerji tamamen kendine yöneldiğinden empati kuramaz ve diğerlerinin duygu ve ihtiyaçlarına duyarsızlaşır (1).

    Kernberg narsisizmin gelişiminde ailenin önemli bir rolü olabileceğini öne sürmüştür. Ona göre narsisizm ebeveynin reddi, tutarsız uygulamaları ve kendi ihtiyaçlarını karşılamak için çocuğu kullanması gibi özelikler sergilenen aile ortamlarında gelişmektedir. Bazen ilgisiz ve soğuk ebeveyn tutumuna karşı çocuğun kendi benliğini yüceltmesi telafi edici olabilmektedir. Kernberg normal çocukluk narsisizmi, yetişkinlik narsisizmi ve patolojik narsisizmi birbirinden ayrı olarak değerlendirmiştir (2). Patolojik narsisizmde şişirilmiş benlik, terk edilme ve reddedilmeye karşı bir savunma biçiminde gelişmektedir (3).

    Kohut’un narsisizm yaklaşımı

    Kendilik psikolojisinin bir diğer öncüsü olan Kohut da narsisizmde ebeveynlerin rolüne vurgu yapmıştır. İhmalkâr ebeveyn tutumları kişinin doğal gelişimini sekteye uğratır. Erken çocukluk döneminde ebeveynlerin ihmali sonucu ebeveynlerle duygusal bir yakınlık ve empatik ilişki kurulamadığından kişi içsel bir boşluk ve anlamsızlık hisseder. Bu içsel boşluktan dolayı dengeli ve tutarlı bir benlik oluşturmak güçleşir (2). Kohut, büyüklenmeci narsisizmi bazen soğuk ve ilgisiz bazense aşırı şımartan ebeveyn tutumları sonucu çocuğun ebeveynlerini aşırı idealleştirmesi ve yetişkinlik ilişkilerinde de bu ideale uygun mükemmel kişilerle ilişki kurmaya çalışmasıyla ilişkilendirmiştir (3).

    Narsisizmin aktarımı

    Narsisizmle ilgili yapılan ikiz çalışmalarında yüksek bir korelasyon elde edilmesi narsisizmin genetik bir bileşeni olup olmadığı sorusunu doğurmuştur. Narsistik ebeveynlerin çocuklarıyla yapılan çalışmalar, narsistik ebeveynin bitmek bilmeyen istekleriyle büyüdükçe diğerlerinin istek ve ihtiyaçlarına duyarlı hale gelen bu çocukların kendi narsistik gelişimlerinin yaralandığını, kendi duygu ve gereksinimlerine dair farkındalıklarının çok az olduğunu göstermiştir. Kendi talepleri, duyguları ve ihtiyaçlarını benliğiyle bütünleştiremeyen çocuk, sahte bir benlikle bütünleşerek asıl benliğini terk eder. Bunun sonucunda depresyon, grandiyözite ve ilişkilerde sorunlar ortaya çıkmaya başlar (4).

    Narsisizm ve travma

    Buraya kadar anlatılan narsisizm değerlendirmesinde, narsisizm kişinin enerjisini yönlendirmesi, ebeveynlerin aşırı tutumları ve yetiştirme tarzları gibi faktörlerle ilişkili bulunmuş ve çoğunlukla belirli bir çerçeveden narsisizme yaklaşılmıştır. Yaşamın daha ilk aylarında yalnızlık duygusunu tatmaya başlayan narsistik yapılı bireyler ihmal edilen, gereksinimleri karşılanmayan ve kendi kendine yetmeyi öğrenen bireyler haline gelirler. Temel bakım verenle sıcaklık ve yakınlık içeren bir bağın kurulamaması bebeklikten itibaren hayal kırıklıkları ve olumsuz duygular deneyimlemeye yol açar. Tüm bunların sonucunda sevgisini ve enerjisini dış dünyadan çeken birey kendi iç dünyasında yaşamaya devam edecektir (6).  Bunların yanında narsisizmin travmatik temelleri konusunda yapılan çalışmalar da mevcuttur. Her birey benliğine ve dünyayı algılayış biçimine yönelik tehditler karşısında sarsıntıya uğrar ancak narsistik bireylerin bu tür tehditler karşısında hayal kırıklıkları daha fazla olabilmektedir. Çocukluk çağı cinsel istismarına maruz kalmış narsistik kişilik yapısındaki bireyler yetişkinlik dönemi travmatik yaşantıları sonrasında Travma Sonrası Stres Bozukluğu (TSSB) geliştirme bakımından riskli grupta yer almaktadır (4).

    Romantik ilişkiler ve narsisizm

    Temel bakım veren kişilerle kurulan ilişkileri temel alan narsistik yapı, yetişkinlikte kurulan romantik ilişkilerde de kendini göstermektedir. Duygusal ihmalin ve katı tutumun hâkim olduğu aile ortamında güç ve kontrol oldukça önemli bir yer tutar. Amaç manipülatif davranış ve yaklaşımlarla karşıdakini sindirmek, bastırmak ve itaatini sağlamaktır. Bunlara maruz kalan birisi için yetişkinlikte kurduğu yakın ilişkilerde kullanılan manipülatif taktikleri fark etmek kolay olmamaktadır (4).

    “Aşk bombardımanı (lovebombing)” terimi çoğunlukla narsist kişilerin diğerlerine gösterdiği abartılı sevgi gösterileri, aşırı övgüler, hediye alma, sürpriz yapma gibi davranışlarla kendini gösteren bir manipülasyon taktiğidir. Narsist kişiyle ilişkide olan birinin bunları başlarda fark etmesi güçtür ancak zamanla sadece narsist kişiyle iletişim kurma, diğer ilişkileri askıya alma, bağımsızlığını yitirme gibi sonuçlar ortaya çıkar. Narsist kişi duygusal olarak istismarcıdır. Sürekli ilgi bekler, taleplerinin karşılanmasını ister; istedikleri yerine getirilmediğinde öfke ve kıskançlık gösterir. Narsist bireylerin ilişkide kullandığı bir diğer manipülasyon taktiği “gaz lambası (gaslighting)” olarak adlandırılmıştır. Narsist kişi ilişkide olduğu kişiye esasında doğru olan bilgileri, paranoid bilgilermiş gibi sunarak onun kendi algı ve sezgilerinden şüpheye düşmesine neden olur. Kendinden şüpheye düşen kurban da istismarcı narsiste daha çok bağlanır ve daha çok güvenir. Bir başka taktik ise “yok olma (ghosting)” kavramıyla açıklanmıştır. Narsist istismarcı birdenbire iletişimi keser ve ortadan kaybolur. Ona hiçbir şekilde ulaşamayan kurban kendini suçlar, hayal kırıklığına uğrar ve reddedilmiş hisseder (4).

    Suç davranışı ve narsisizm

    Şiddet davranışı ve narsisizm arasındaki ilişki patolojik narsisizm boyutuyla incelenmiştir. Yapılan araştırmalar narsistik kişilik bozukluğu olan bireylerin çoğunun antisosyal ya da psikopatik davranışlar sergilemediğini ancak cinayet işleyen ya da işleme girişiminde bulunan bireylerin çoğunun antisosyal ya da psikopattan ziyade narsist olduklarını göstermiştir. Aynı zamanda narsist ya da narsistik kişilik bozukluğu olan kişilerin intihar sonucu ölme riskinin diğerlerine göre daha fazla olduğu da görülmüştür. Narsist bireylerin intihar davranışlarına narsistik tehditlere karşı kendini koruma, ölümsüz, incinmez olduğuna dair yanlış inançları, narsistik hasara karşı intikam duygusuyla hareket etme, kusursuz olmayan benliği yok etme isteği gibi açıklamalar getirilmiştir (4).

    Narsisizmin değerlendirilmesi

    Narsisizmin değerlendirilmesinde hem objektif hem de projektif ölçüm araçlarından yararlanılabilmektedir. En çok kullanılan testler Rorchach, Tematik Algı Testi (TAT) ve Erken Dönem Yaşantılar Testidir. Objektif testler ise çoğunlukla narsisizmle ilgili araştırmalarda kullanılmakta, bunların başında Narsistik Kişilik Envanteri gelmektedir (3,6). Narsistik kişilik bozukluğu ölçme araçlarıyla değerlendirildiğinde depresyon ve değersizlik hissiyle yakından ilişkili bulunmuştur (6).

    Narsisizm, yaş, cinsiyet, aile durumu vb. demografik özelliklere göre değişim göstermemektedir (6).

    Yapılan bir çalışmada ergenlik dönemindeki bireylerin istemedikleri şekilde devam eden olaylarda savunucu şekilde hareket ettikleri, sözel ve fiziksel olarak saldırgan davranmaktan çekinmedikleri sonucuna varılmıştır (6).

    Narsisizmin iş yaşamındaki rolüyle ilgili yapılan çalışmalarda, narsist kişilerin yüksek motivasyona sahip olduğu, liderlik rolünde başarılı olduğu ve çalışma performanslarının yeterince iyi olduğu gösterilmiştir. Ancak şişirilmiş benlik nedeniyle hak ettiklerini düşündükleri ya da istedikleri konumda olmaz, beklentilerine ulaşamazlarsa yaşadıkları tatminsizlik çok büyük olmaktadır. Narsisizmle ilişkili bulunan bir başka faktör de iş yerindeki şiddet davranışlarıdır (6).

    Görüldüğü üzere narsisizm kişinin tamamen kendine dönük olması, kendini aşırı sevme, övgü bekleme, ilgi açlığı ve abartılı beklentiler dışında birçok faktörle ilişkili olan, birçok kuram ve yaklaşımın temel taşı olarak incelenen bir kavramdır. Yalnızca psikolojide değil, mitoloji, felsefe, siyaset bilimi ve toplumbilimde de kendine yer bulan narsisizm, farklı görünümleriyle günlük hayatımızın her zaman bir parçası olmuştur ve olmaya da devam edecektir.

    Referanslar
    1. Cervone, D. ve Pervin, L. A. (2016). Freud’un psikanalitik kuramı: Uygulamalar, ilgili kuramsal kavramlar ve güncel araştırmalar.Kişilik Psikolojisi içinde (M. Baloğlu, Ed.). (s. 113-163). Ankara: Nobel Yayınları.
    2. Demirci, İ. (2017). Büyüklenmeci narsisizmin iki farklı yüzü: Narsistik hayranlık ve rekabetin mutlulukla ilişkisi. Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi Eğitim Bilimleri Dergisi, 46, 37-58.
    3. Eldoğan, D. (2016). Hangi narsizm? Büyüklenmeci ve kırılgan narsizmin karşılaştırılmasına ilişkin bir gözden geçirme. Türk Psikoloji Yazıları, 19(37), 1-10.
    4. Erdoğan, B. Ve Öztürk, E. (2018). Ruhsal travmanın aktarımında narsisizm. Bartın Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dergisi, 3(4), 11-19.
    5. Gürel, E. Ve Muter, C. (2007). Psikomitolojik terimler: Psikoloji literatüründe mitolojinin kullanılması. Sosyal Bilimler Dergisi, 1, 537-569.
    6. Karaaziz, M. ve Erdem Atak, İ. (2013). Narsisizm ve narsisizmle ilgili araştırmalar üzerine bir gözden geçirme. Nesne, 1 (3), s.44-59.
    7. Kızıltan, H. (2012). Hayalperest. Psikeart Dergisi, 23, 6-11.
    8. Kring, A. M., Johnson, S., Davison, G. Ve Neale, J. (2015). Kişilik Bozuklukları. Anormal Psikolojisi içinde (s. 463-488). (Şahin, M. Çev. Ed.). Ankara:Nobel Yayınları.
    9. Tura, S. M. (Ed.). (2015). Narsizm üzerine ve Schreber vakası (5. Basım). İstanbul: Metis Yayınları.
  • Stres Nasıl Yönetilir?

    Stres, normal hayat düzeninden farklı olarak kişinin zorluklara, değişimlere ve yaşam olaylarına verdiği özel bir beden-zihin reaksiyonudur. Aslında stresi insan vücudunun her türlü talebe ya da tehdide yanıt verme şekli olarak ifade edebiliriz.  Stres tepkisi vücudunuzun sizi korumasının bir yoludur. Stres düzgün çalışıyorken, enerjik ve tetikte hissetmenize yardımcı olur. Acil durumlarda stres hayatınızı kurtarabilir. Örneğin kendinizi korumak için size ekstra güç verir ya da araba kazasını önlemek için aniden frene basmanızı sağlayabilir. Stres ayrıca zorluklarla başa çıkmanızı sağlar. Örneğin televizyon başındayken sınavınız olduğunu hatırlatır ve ders çalışmaya yönlendirir, çok önemli bir iş sunumunda konsantrasyonunuzu keskinleştirir. Ancak stres seviyesi belirli bir noktanın üstüne çıktığında, size yardımcı olmayı durdurur ve sağlığınıza, ruh halinize, verimliliğinize, ilişkilere ve yaşam kalitenize büyük zararlar vermeye başlar.

    Stres ne demektir?

    Stres aslında sanıldığının aksine her zaman olumsuz veya kötü bir durum değildir. Küçük dozlarda stres, iyi bir performans göstermemizi ve herhangi bir şeye karşı motivasyonumuzun oluşmasını sağlar. Kişi yapacağı herhangi bir iş konusunda hiç stres duymuyorsa, bu işi yapmak konusunda motivasyonu olmayacağından işi bitirme konusunda da bir istek duymaz. Ancak stres durumu sınırların üstüne geçiyorsa, bu durum kişiyi olumsuz yönde etkiler ve hem fiziksel hem de psikolojik anlamda yoğun bir şekilde etkilenirsiniz. Sonuç olarak eğer stresiniz belli bir düzeydeyse yapmak istediğiniz şeye karşı motivasyon duyarken, stresiniz uç noktalardaysa yoğun bir şekilde stres belirtileri yaşayabilirsiniz.

    Stres genellikle hayal kırıklığı, acı, kaygı, yalnızlık veya umutsuzluk gibi olumsuz duyguları içermekte ve kişiyi hem psikolojik hem de fizyolojik anlamda zorlamaktadır. Zaman geçtikçe, stres bedeni ve zihni yıpratma ve ilişkilerde sorunlar yaratma eğilimindedir. Stres her yaştan, cinsiyetten ve kültürden insanı etkileyebilir ve hem fiziksel hem de psikolojik anlamda sağlık sorunlarının oluşmasına zemin hazırlayabilir.

    Stres anında vücudumuzda neler oluyor?

    Savaş ya da kaç tepkisi

    Kendinizi tehdit altındayken hissettiğinizde sinir sisteminiz, acil eylem için vücudu harekete geçiren adrenalin ve kortizol da dahil olmak üzere stres hormonlarını serbest bırakır. Bu hormonlar açığa çıktıktan sonra kalbiniz daha hızlı atmaya, kaslarınız gerilmeye, tansiyonunuz yükselmeye ve nefes alış veriniz hızlanmaya başlar. Bu fiziksel değişimler sonucunda gücünüzü ve dayanıklılığınızı arttırmayı, verdiğiniz reaksiyonu hızlandırmayı ve odak noktanızı geliştirmeyi sağlar. Yani tüm bunlarla sizin karşınızdaki tehditle savaşmanızı ya da kaçmanızı sağlar. Örneğin ormanda bir gün yürüyüş yaptığınızı ve karşınıza vahşi bir hayvanın çıktığını hayal edelim. Vücudunuz gördüğünüz hayvana karşı bir anda hormon üretmeye başlar ve sizin duruma hazır olmanızı sağlamak ister. Bunun sonucunda da karşınızdaki hayvanla savaşmak veya kaçmak için hazır bir konumda bulunursunuz.

    Stresin etkileri nelerdir?

    Sinir sistemimiz duygusal ve fiziksel tehditleri ayırt etmede pek iyi değildir. Eğer bir arkadaşınızla, sınavla ya da faturalarla karşı karşıya kaldığınızda çok stresliyseniz, vücudunuz gerçek bir ölüm kalım durumuyla karşı karşıya olduğunuz kadar güçlü tepki verebilir. Acil durum stres sisteminiz ne kadar fazla aktif olursa, tetiklenmesi o kadar kolaylaşır ve stresi gidermek de bir o kadar güç olur. Sık sık strese girme durumundaysanız, modern dünyanın zorlu koşullarında çoğu insan gibi yüksek stres durumunu yaşayabilirsiniz.

    Stres etki olarak siz farkında olmasanız bile, sağlığınızı olumsuz anlamda etkilemektedir. Genellikle insanlar bağ ağrısını, uykusuzluğu ve daha az üretken olmayı herhangi bir nedene bağlamaz. Ancak tüm bunların suçlusu gerçekten de stres olabilir.

    Aslına bakılırsa stresin etkileri vücudunuzu, düşüncelerinizi, duygularınızı ve davranışlarınızı etkileyebilir. Yaygın stres semptomlarını tanıyabilmek, onları yönetme konusunda kişiye büyük bir avantaj sağlayabilir. Tedavi edilmeyen stres yüksek tansiyon, kalp hastalıkları, obezite veya diyabet gibi birçok sağlık sorunun oluşmasına neden olabilir. Stres ile ilgili en tehlikeli şeylerden biri de bir yerden sonra stresin neden olduğu belirtilere alışırsınız. Sizi ne kadar etkilediğini, ağır bir durumla karşılaşsanız bile fark etmeniz zorlaşır. Bu nedenle, stresin belirtilerin ve etki ettiği sorunların farkında olmanız önemlidir.

    Stresin neden olduğu sağlık sorunları

    • Kronik ağrı problemleri
    • Uyku problemleri
    • Bağışıklık sistemi sorunları
    • Egzema
    • Kalp hastalıkları
    • Kilo problemleri
    • Hafıza ve odaklanma problemleri
    • Cinsel işlevlerde sorunlar
    • Sindirim Problemleri

    Stresin fiziksel etkileri

    • Baş ağrısı
    • Kas gerginliği veya ağrı
    • Göğüs ağrısı
    • Aşırı yorgunluk
    • Cinsel işlev bozuklukları
    • Mide bozukluğu
    • Uyku problemleri

    Stresin ruh halimize olan etkileri

    • Anksiyete(kaygı)
    • Huzursuzluk
    • Motivasyon eksikliği
    • Dikkat dağınıklığı ve odaklanamama
    • Bunalmışlık hali
    • Sinirlilik veya öfke hali
    • Karamsarlık ve depresyon
    • Diğer zihinsel ve duygusal sağlık sorunları

    Stresin davranışlar üzerindeki etkileri

    • Yeme düzeninde değişiklik(aşırı yeme ya da hiç yememe hali)
    • Çevreye karşı öfke patlamaları
    • Uyuşturucu veya alkol bağımlılığı
    • Sigara kullanımı
    • Sosyal olarak geri çekilme(izolasyon)
    • Daha az sıklıkla fiziksel aktivite yapmak

    Stresin nedenleri nelerdir?

    Strese neden olan durumlar ve baskılar stresör olarak ifade edilmektedir. Genellikle yorucu çalışma şartları, ilişki problemleri veya sizin stres duymanızı sağlayan herhangi bir şey stresli olabilir. Aslında olumlu olan şeyler bile stres yaratıcı bir etken olabilir. Evlenmek, üniversiteye gitmek veya terfi almak gibi olumlu olan olaylar bile kişide stres yaratabilir.

    Tabi ki stresin oluşmasını sağlayan sadece dış faktörler değildir. Stres durumunu kişi kendisi de yaratabilir. Yaşam hakkındaki mantıksız, karamsar düşünceler de kişide aşırı endişe duygusunun oluşmasına neden olabilir.

    Kişide stresin oluşmasına neden olan şey, kişinin olayları nasıl algıladığı ile alakalıdır. Sizin için stres yaratan bir durum başkası için hiç de stresli bir durum olmayabilir. Örneğin bazı kişiler herhangi bir yerde sunum yapmaktan yoğun stres duyarken, bu durum bazılarının hoşuna bile gidebilir.

    Neler strese yol açar?

    Dışsak faktörler

    • Yaşam değişiklikleri(taşınma, iş değiştirme vb.)
    • İlişki problemleri
    • Finansal problemler
    • Yorucu bir çalışma hayatının olması
    • Aile ve çocuklar

    İçsel faktörler

    • Karamsarlık
    • Belirsizliği kabul etmeme
    • Esnek düşüneme, katı düşünceler
    • Olumsuz iç ses
    • Gerçekçi olmayan beklentiler
    • Mükemmelliyetçi kişilik yapısı
    • Ya hep ya da hiç tavrı(olayları ya da durumları siyah ya da beyaz olarak görme, gri olarak görememe)

    En önemli stresli yaratan olaylar nelerdir?

    • Eşin ölümü
    • Boşanma
    • Hapis Cezası
    • Yakın bir aile üyesinin kaybı
    • Yaralanma ya da ağır hastalıklar
    • Evlilik
    • İş kaybı
    • Emeklilik

    Senin için stresli olan nedir?

    Hangi olay veya durum sizi strese sokarsa soksun, sorunla başa çıkmanın ve dengenizi yeniden kazanmanın yolları vardır. Yaşamın en yaygın stres kaynaklarından bazıları şunlardır:

    İş yerinde stres

    İş yerinde yaşadığınız stres normal olarak kabul edilse de, aşırı stres üretkenliğinizi ve performansınızı önemli ölçüde etkileyebilir. Aynı zamanda gününüzün büyük bir bölümünü geçirdiğiniz iş yaşamı, fiziksel ve duygusal sağlığınızı, ilişkilerinizi ve ev yaşamınızı etkileyebilir. Hedefleriniz veya işiniz ne olursa olsun, stresin zararlı etkilerinden kendinizi korumak, iş memnuniyetinizi artırmak ve işyerinde ve dışında memnuniyetinizi artırmak için atabileceğiniz adımlar vardır.

    İş kaybı ve işsizlik

    Bir işi kaybetmek, hayatın en stresli deneyimlerinden biridir. Kızgın hissetmek, incitmek veya depresyonda hissetmek, kaybettiğiniz her şeyden dolayı üzülmek veya geleceğin sahip olduğu şeyler konusunda endişeli olmak normaldir. İş kaybı ve işsizlik, bir kerede çok fazla değişiklik gerektirir, bu da amaç ve özgüven duygunuzu sarsabilir.

    Keder ve kayıp

    Sevdiğiniz birinin ya da sevdiğiniz bir şeyin kaybıyla baş etmek, hayatın en büyük streslerinden biridir. Çoğu zaman, kaybın acısı ve stresi altında kendinizi boğulmuş hissedebilirsiniz. Şok veya öfke, suçluluk ve derin üzüntüye kadar her türlü zor ve beklenmedik duyguları yaşayabilirsiniz. Acı çekmenin doğru ya da yanlış bir yolu olmamasına rağmen, zamanla hüznünüzü hafifleten ve kaybınızla başa çıkmanıza, yeni anlamlar bulmaya ve yaşamınıza devam etmenize yardımcı olabilecek acı ile baş etmenin sağlıklı yolları olduğunu unutmamak gerekir.

    Stres çeşitleri nelerdir?

    Akut stres (kısa süreli stres)

    Akut stres en sık görülen stres şeklidir. Yakın geçmişin talepleri ve baskıları ile yakın geleceğin beklenen talepleri ve baskıları kişiye bir anda gelmekte ve zorlantı duygusunun oluşmasına neden olmaktadır. Akut stres küçük dozlarda ise kişi için heyecan verici bir faktör olabilir. Ancak bu doz normalden de fazla bir düzeye geldiyse bu durum kişiyi oldukça zorlayabilir. Aynı şekilde, kısa süreli stresi yoğun ve sık bir şekilde yaşamak psikolojik sıkıntıya, gerginlik, baş ağrısına, mide ve diğer semptomlara neden olabilir.

    Neyse ki, akut stres belirtileri çoğu insan tarafından tanınır. Kişi trafik kazası, önemli bir sözleşmenin kaybedilmesi, yetişmesi gereken acil bir işin olması, çocukların okuldaki sıkıntıları gibi hayatında ters giden şeylerin farkındadır. Ancak bireyin duyduğu stres kısa vadeli olduğu için, uzun vadeli stresteki gibi semptomları analiz edecek herhangi bir zamanı yoktur. Kısa süreli streste en sık görülen semptomlar şu şekildedir:

    • Duygusal stres(öfke veya sinirlilik hali)
    • Anksiyete ve depresyon kombinasyonu
    • Gerginlik, baş, çene ve sırt ağrısı
    • Tendon ve bağ sorunlarına yol açan kas gerginlikleri
    • Mide sorunları
    • Kalp ritminde artış, kalp çarpıntısı
    • Aşırı terleme

    Akut stres(kısa süreli stres), kişinin hayatının herhangi bir döneminde beklenmedik bir anda olabilir. Ancak akut stresin tedavi edilebilir ve yönetilebilir olduğu unutulmamalıdır.

    Episodik (epizodik) akut stres nedir?

    Kişi hayatının belirli dönemlerinde sık sık akut stres yaşıyorsa, yaşamı sürekli olarak kaos ve krizleri barındıracak kadar düzensizse episodik akut stresin varlığından söz edebiliriz. Akut strese sahip olan kişilerin öfkeli, huzursuz, endişeli ve gergin hissetmeleri yaygın olarak görülen bir durumdur. Bu kişiler kendilerini “aşırı sinirli” birisi olarak tanımlamaktadırlar. Kişiler arası ilişkiler onlar için gittikçe kötüleşmeye başlar ve bulundukları ortam onlar için oldukça stresli bir alan haline gelmektedir.

    Bir başka epizodik akut stres şekli ise asla bitmeyen endişelerden kaynaklanmaktadır. Bu kişiler etraflarında gerçekleşen her olay ya da duruma karamsar bir şekilde bakarlar ve mutlaka kendilerini korkunç bir şeyin beklediğini düşünürler. Bu kişiler diğer epizodik akut stres şekline göre öfkeli ve düşmanca olmaktan çok endişeli ve bunalımlı bir ruh halindedirler.

    Epizodik akut stresin belirtileri nelerdir?

    • Sürekli gerginlik
    • Baş ağrıları
    • Migren
    • Göğüs ağrısı ve kalp hastalığı

    Epizodik akut stresin tedavisi

    Epizodik akut stresin tedavisi, genellikle profesyonel yardım gerektiren, birkaç ay sürebilen, çeşitli seviyelerde müdahale gerektirir. Yaşam tarzı ve kişilik sorunları, bu bireylerde o kadar kökleşmiştir ki, yaşamlarında ters giden bir şeyin varlığını görmemektedirler. Diğer insanları ve etrafında gelişen olayları sürekli olarak suçlama eğilimindedirler. Yaşam tarzlarını ve başkalarıyla iletişime girme kalıplarındaki sorunların kaynağı olarak başkalarını görürler. Bu bireyler için değişimin en önemli anahtarı semptomlarının azalacağına ve daha rahat olacaklarına dair bir motivasyon kaynağının oluşmasıdır.

    Kronik stres nedir?

    Kronik stres, akut stresin aksine bireyi günden güne ve yıldan yıla etkileyen uzun süreli bir stres halidir. Stresin uzun süre boyunca, varlığını sürdürmesi hem fizyolojik hem de psikolojik anlamda kişiyi oldukça zorlamaktadır.  İç içe geçmiş zaman süreli ve kesilmeyen stres duygusu, bireyin bu durumdan asla çıkamayacağına dair bir inanç geliştirmesine neden olmaktadır. Umut duygusu azalır ve birey çözüm aramaktan artık vazgeçer.

    Kronik stres, içselleşen ve sonsuza dek acı veren, erken çocukluktaki travmatik deneyimlerden de kaynaklanabilmektedir. Bazı deneyimler kişiyi derinden etkiler ve bireyde sürekli strese neden olan bir dünya ve inanç görüşünün oluşmasına zemin hazırlar. Bu kişiler için dünya tehdit edici bir yerdir ve çevresindeki diğer insanlara karşı mutlaka “mükemmel ve sorunsuz” gözükmek zorunda hissederler. Kronik stresin temel tedavisi, kişide strese neden olan mekanizmaların derinindeki yerleşmiş inancın yeniden düzenlenmesidir. Kronik strese sahip olan kişilerin mutlaka bir uzman desteği alması gerekmektedir.

    Kronik stresin kişi için en kötü yanlarından biri de, artık insanların strese alışmasıdır. Hatta kişi stresin varlığını bile unutur çünkü zaten stres hep oradadır. İnsanlar ani gelen stresin(akut stres) hemen farkındadırlar ve buna karşı acil bir çözüm elde etmek isterler. Kronik strese sahip olan kişiler ise, stres duygusu zaten hep kendilerinde var olduğu içi, onu fark etmezler bile. Kronik stres intihar, kalp hastalıklarının beraberinde kalp krizi geçirme, felç ve hatta kanser gibi ölümcül hastalıklar nedeniyle insanları tehdit eder. İnsanlar kronik stresin varlığıyla, farkında olmasalar bile ölümcül bir soruna maruz kalmaktadırlar. Fiziksel ve zihinsel kaynaklar sürekli olarak yıprandığından, kronik stresin tedavisi diğer stres türlerine göre daha uzun sürelidir. Kronik stres semptomlarının tedavisinde bilişsel davranışçı terapi ve stres yönetimi bilgilerinin yanı sıra psikoterapi ile birlikte uzun süreli bir farmokolojik tedavi(ilaç tedavisi) gerekebilir.

    Stres ve anksiyete arasındaki ilişki

    Stres ve anksiyete arasındaki bağlantıyı anlamak, her ikisi için de sorunları çözmek adına bize yardımcı olabilir. Şimdi stres ve anksiyete arasındaki bağlantıya bakalım.

    Stres ve anksiyete arasında nasıl bir ilişki vardır?

    İnsanların kaygı ile başa çıkma stratejileri arasında, kullandıkları stratejilerden bazıları kişide ek stresin oluşmasına neden olabilir. Yani kaygı, var olan stresin daha da artmasına yol açmaktadır.  Bu duruma örnek verecek olursak;

    İş yaşamınızda işinizle ilgili herhangi bir hata yaptınız ve bunu patronunuza söylemek konusunda bir kaygıya sahip olduğunuzu düşünelim. Patronunuzla yaptığınız herhangi bir rutin konuşmada sürekli olarak “Acaba yaptığım hatayı fark etti mi?” diye kendinize soruyorsunuz. Hatanızı söylemenizin daha iyi olacağını biliyorsunuz ancak sürekli olarak söylemekten kaçınıyorsunuz ve bu durum kaygıyla beraber var olan stresinizin tamamen artmasına yol açıyor.

    Bir başka örnekte yakın bir arkadaşınızdan onun için maddi ya da manevi anlam taşıyan bir şeyi ödünç aldığınızı düşünelim.  Ödünç aldığınız nesneyi kaybettiniz ve arkadaşınıza bunu söylemekten endişe duyuyorsunuz. Var olan kaygı seviyeniz aynı zamanda stres duymanıza  neden oluyor ve sürekli olarak arkadaşınıza durumu söylemeyi erteliyorsunuz.

    Yukarıdaki birkaç örnekten gördüğümüz gibi burada var olan kaygı seviyesi kişinin durumdan kaçma stratejilerini uygulamasına neden oluyor ve kişideki stresin günden güne daha da artış göstermesine neden oluyor.

    • Stres ve anksiyete ile bağlantılı olan bir diğer faktör de beklenti anksiyetesi yani beklenti kaygısıdır.  Buna bir örnek verecek olursak;

    Önemli bir sunum yapacaksınız ve bundan dolayı sunum öncesi yoğun bir stres duyduğunuzu düşünelim, var olan stres seviyeniz sunum anında da yoğun bir kaygı duymanıza sebep oluyorsa burada beklenti kaygısı kavramından söz edebiliriz.

    • Odak noktalarınız bozuluyor.

    Bir konu hakkında çok yoğun bir endişe duyuyorsunuz ve bu da sizi günlük hayatınızdaki başka odaklanmanız gereken noktalarla ilgilenmeyi de unutmanıza neden oluyor. Bu durumda unutmuş olduğunuz şeylerin sonuçları da size hem endişe hem de stres yaratıcı faktör olarak geri dönebilmektedir.

    Anksiyete ve stresin varlığı için neler yapılabilir?

    Yavaş ve derin nefes alma vücudunuzdaki stres düzeyini azaltmak için harika bir yoldur. Siz de fark ettiyseniz yoğun stres duyduğunuz anlarda kalbiniz hızlı bir şekilde atmaya ve daha fazla nefes alıp vermeye ihtiyaç duyarsınız. Bu vücudunuzun stres uyaranına karşı verdiği olağan bir tepkidir. Eğer nabzınızı azaltmayı ve yavaşça nefes alıp vermeyi başarabilirseniz, vücudunuzdaki fizyolojik tepkileri de olumlu anlamda etkileyebilirsiniz.

    Sürekli olarak kaçındığınız şeylerle başa çıkmaya çalışmak ve kaçınmakta olduğunuz görevlere doğru küçük ve sakin adımlar atmanız, stres ve endişe duygularının azalması konusunda size yardımcı olacaktır.

    Herkes için kaygı uyandıran çeşitli görevler vardır(sunum yapmak, bir ürünü pazarlamaya çalışmak, sınav vb.). Bazen bu şeyler kişide o kadar fazla stres ve endişe oluşturur ki, bireyin bu görevlerde kendini tamamen kapatmasına ve başarısız olmasına neden olur. Bu tür görevler için kaçınmak yerine daha fazla pratik yapmak aslında kişinin de kendine daha fazla güvenmesini sağlayacaktır. Bu nedenle bu tür görevlerden kaçınarak kısır bir döngü oluşturmak yerine bu döngüyü kırıcı davranışlar geliştirmek, kişinin daha az kaygı ve stres duymasını da beraberinde getirecektir.

    Stres yönetimi nedir?

    Stres semptomlarınız varsa, stresinizi yönetmek için adımlar atmanızın sağlık açısından birçok faydası olabilir. Siz de aşağıda sıralayacağımız stres yönetimi stratejilerini keşfedin:

    • Düzenli fiziksel aktivite yapmak
    • Daha önce bahsettiğimiz derin nefes egzersizleri yapmak
    • Meditasyon, yoga, gibi rahatlama teknikleri yapmak
    • Aile ve yakın arkadaşlarla sosyal faaliyetler yapmak
    • Eskiden yapmaktan hoşlandığınız ve artık yapmak istemediğiniz ya da yapmaya vakit bulamadığınız etkinlikleri tekrar yapmak
    • Düzenli uyku ve sağlıklı, dengeli bir diyet fiziksel olarak daha iyi hissetmenizi ve stresi daha az hissetmenizi sağlayacaktır. Bu noktada sağlıklı yaşam kriterlerini gerçekleştirmek ve alkol, tütün ve aşırı kafein alımından uzak durmak gerekmektedir.

    Not: Stresinizi yönetmek amacıyla alkol ve madde kullanımı, yoğun internet kullanımı, televizyon seyretmek gibi yollar kısa vadede stresinize iyi gelebilir ancak uzun vadeli sonuçlara bakarsak var olan stresinizin daha da artmasına yol açar.

    Stres tolerans seviyenizi etkileyen faktörler nelerdir?

    Hangi durumlarda stresin oluştuğunu ve strese verilen tepkinin kişiden kişiye değiştiğini unutmamak gerekir. Stres durumunda alacağınız destek, süreci daha işlevsel bir şekilde atlatmanızı sağlayacaktır.

    Güçlü bir destek ve ilişki ağına sahip olmak strese karşı güçlü bir tampon görevini oluşturur. Güvenebileceğiniz ve ilişki kurabileceğiniz insanların olması baskıları daha rahat atlatmanızı sağlayacaktır. Yalnız ve sosyal anlamda izole yaşamak iste var olan stresin daha fazla artmasına neden olabilecek bir durumdur.

    Kendinize ve yaşadığınız olayları ve durumların üstesinden gelme yeteneğinize güveniyorsanız stresi atlatmanız da daha kolay olacaktır. Diğer bir yandan yaşamınız üzerinde çok az kontrole sahip olduğunuzu düşünüyorsanız, stresi daha fazla yaşama eğiliminde olabilirsiniz.

    Hayata bakış açınız stresle başa çıkma kabiliyetinizde büyük fark yaratmaktadır. Strese dayanıklı insanlar, daha güçlü bir mizah anlayışına sahip olma, daha yüksek bir amaca inanma ve değişimi yaşamın kaçınılmaz bir parçası olarak kabul etme eğilimindedir.

    Üzgün, öfkeli veya sıkıntılı hissettiğinizde kendinizi nasıl sakinleştirip yatıştıracağınızı bilmiyorsanız, stresli ve tedirgin olma olasılığınız daha yüksektir. Duygularınızı uygun bir şekilde belirleme ve bunlarla başa çıkma yeteneğine sahip olmak, strese karşı toleransınızı artırabilir ve sıkıntıdan geri dönmenize yardımcı olabilir.

    Stresli bir durum hakkında ne kadar fazla şey bilirseniz, ne kadar süreceği ve ne bekleyeceği de dahil, başa çıkmak da kişi için o kadar kolay olmaktadır. Örneğin, ameliyat sonrası ne beklediğinizle ilgili gerçekçi bir beklentiyle ameliyata girerseniz, iyileşme sürecinizde duyduğunuz stres de o kadar az olacaktır.

    Stresle başa çıkma yolları nelerdir?

    Aktivite seviyenizi arttırmak, stresi azaltmak ve daha iyi hissetmeye başlamak için şu anda kullanabileceğiniz önemli bir stratejidir. Düzenli egzersiz, ruh halinizi olumlu anlamda yükseltebilir ve stresi besleyen olumsuz düşünceler döngüsünden kurtulmanızı sağlamaktadır. Yürüme, koşma, yüzme ve dans gibi ritmik özellikler stresi azaltmada özellikle etkilidir.

    Güvenebileceğiniz insanlarla sizdeki stres yaratıcı faktör hakkında konuşmak, stres karşısında kendinizi daha az tedirgin ve daha güvende hissetmenizi sağlayabilir. Bu nedenle, ruh halinizi iyileştiren ve sorumluluklarınızın sizi engellemesine izin vermeyen insanlarla zaman geçirin. Herhangi bir yakın ilişkiniz yoksa veya ilişkileriniz stresinizin kaynağıysa, daha güçlü ve daha tatmin edici bağlantılar kurmayı öncelik haline getirin.

    Yaşamınızdaki stresi tamamen ortadan kaldıramazsınız, ancak sizi ne kadar etkileyeceğini kontrol edebilirsiniz. Yoga, meditasyon ve derin nefes alma gibi gevşeme teknikleri, stres tepkisinin tersi olan bir gevşeme halini harekete geçirir. Düzenli olarak uygulandığınızda, bu aktiviteler günlük stres seviyenizi azaltabilir ve neşe ve dinginlik duygularını artırabilir.

    Yediğiniz yemekler ruh halinizi iyileştirebilir veya daha da kötüleştirebilir. Bu durum da yaşam stresleri ile başa çıkma kabiliyetinizi etkileyebilir. İşlenmiş ve hazır yiyeceklerle, rafine karbonhidratlar ve atıştırmalıklar stres belirtilerini kötüleştirebilir, taze meyve ve sebzeler, yüksek kaliteli proteinler ve omega-3 yağ asitleri bakımından zengin bir diyet ile stresle daha iyi başa çıkmanıza yardımcı olabilir.

    Yorgun hissetmek, mantıksız düşünmenizi sağlayarak stresi artırabilir. Aynı zamanda, stres uykunuzu da bozabilir. Uykuya dalmakta ya da gece uykuda kalmakta zorlanıyor olsanız da, uykunuzu iyileştirmenin birçok yolu vardır, iyi uyduğunuzda ve dinlendiğinizde daha az stresli, daha üretken ve duygusal olarak daha dengeli hissedersiniz.

    Ne zaman yardım almalıyım?

    Stresinizin bildiğiniz bir sebebi olmadığına ve her şeyden yoğun anlamda stres duyduğunuza inanıyorsanız veya stresinizi kontrol etmek adına her şeyi yapıp hala belirtilerin devam ettiğini görüyorsanız bir uzman yardımı almanız önem taşımaktadır.  Bu noktada alacağınız psikoterapi yaklaşımı ve gerekirse ilaç tedavisi semptomlarınızın azalmasını ve gelecekte de stresi daha iyi kontrol etmenizi sağlayacaktır.

    Tedavi ile neler gerçekleşir?

    • Özel durumların neden sizin için bir stres tepkisi yarattığını keşfedersiniz.
    • Sahip olduğunuz belirli düşünce ve davranış kalıplarının size nasıl zarar verdiğini görür ve kendinizi daha iyi hissetmenin yollarını keşfedersiniz.
    • Sizi strese sokabilecek kaçınılmaz durumlarla daha iyi başa çıkmanızı sağlayacak yeni düşünme ve davranış biçimlerini keşfedersiniz.
    • Gelecekte stresli durumlarla başa çıkma kabiliyetinize yeni bir anlayış ve daha fazla güven geliştirirsiniz.
    Referanslar
    1. Boyes, A. (Şubat, 2015). Stress and Anxiety. www.psychologytoday.com
    2. MayoClinic (Eylül, 2016). Stress Symptoms: Effects on Your Body and Behavior. www.mayoclinic.org
    3. Miller, L.H., Smith, A.D. (t, y) Stress: The different kinds of stress. www.apa.org
    4. Segal, J. (Kasım, 2018). Stress Symptoms, Signs, and Causes. www.helpguide.org
  • EMDR’nin benzersiz bütünleştirici yönleri

    EMDR diğer birçok psikoterapiyi nasıl entegre ediyor ve hepsinden nasıl fayda sağlıyor?

    Anahtar Noktalar

    • EMDR’nin başarısının ardındaki nedenlerden biri, birçok güvenilir psikoterapiyi entegre etmesi olabilir.
    • EMDR, etkinliği için tartışmasız bir şekilde diğer modellerden işe yarayanları alır ve psikoterapinin birçok aydınından gelen bilgeliği bütünleştirir.
    • EMDR’nin ilham aldığı söylenebilecek terapiler arasında BDT, hipnoz ve çözüm odaklı terapi yer almaktadır.

    Yüzlerce psikoterapi var ancak hepsi eşit yaratılmamıştır. EMDR terapisinin, en iyi terapi modellerinin hepsinin en iyi unsurlarını entegre ettiğine inanıyorum; EMDR terapisi, büyük ölçüde bütünleştirici bir yaklaşım olduğu için (Shapiro, 2002; Shapiro ve ark., 2007) en iyilerden biri olabilir (özellikle travma için). Burada, EMDR’nin en önde gelen ve iyi araştırılmış psikoterapilerin birçoğuyla nasıl etkileşime girdiğini ve bütünleştiğini ve bunun onu nasıl etkili kıldığına inandığımı ele alıyorum. (Not: Ben şahsen EMDR uyguluyorum ve bu benim kendi profesyonel bakış açımdır).

    EMDR’nin uluslararası tanınırlığı ve gücü

    Amerikan Psikoloji Derneği 2004 yılından bu yana EMDR terapisinin travma tedavisinde etkili olduğunu onaylamaktadır. Uluslararası Travmatik Stres Çalışmaları Derneği ve Gazi İşleri ve Savunma Bakanlıkları da 2004’ten bu yana EMDR’yi en yüksek etkinlik ve araştırma desteği kategorisine koymuştur.

    2016 yılından bu yana 130 ülkede 110.000 terapist tarafından 7 milyondan fazla kişi başarıyla tedavi edilmiştir (Shapiro & Forest, 2016). EMDR terapisinin travma tedavisinde Prozac’tan daha üstün olduğu bulunmuştur (Van der Kolk ve ark., 2007). Bunun nedeni muhtemelen araştırmaların EMDR’nin bugüne kadarki birçok travma tedavisinden daha etkili değil, muhtemelen daha hızlı çalıştığını göstermesidir (de Jongh ve ark., 2019; Hoogsteder ve ark., 2002; Matthijssen ve ark., 2020; Shapiro, 2004).

    Diğer modeller genellikle saf olmaya çalışırken, EMDR eğitimlerinde, kursiyerler EMDR’yi genellikle yardımcı bir tedavi olarak diğer modellerle entegre etmeye teşvik edilir. Esnek ve bütünleştirici doğasının, başarısının temelinde yatıyor olabileceğini iddia ediyorum.

    Entegrasyonun tohumları, kökleri ve eğilimleri

    Joseph Wolpe’nin ufuk açıcı yayını (1968), “Karşılıklı Engelleme ile Psikoterapi” EMDR’yi büyük ölçüde etkilemiştir. Stresli bir uyaranın, stres azalana kadar huzurlu bir uyaranla eşleştirilmesini öneriyordu.

    Bu, EMDR’nin özüdür; EMDR terapisti, danışana travmatik bir olaya odaklanması talimatı verilirken, genellikle göz hareketleri, ses ve/veya dokunsal uğultu yoluyla sıkıcı ve öngörülebilir, ileri geri iki taraflı bir uyarım uygular. Bu mekanizma sayesinde, travma genellikle acısının çoğunu kaybeder ve travmanın yaratabileceği genellikle yoğun, uzun süreli ve sık fizyolojik uyarılmayı azaltır.

    EMDR’nin nasıl çalıştığı hala daha fazla araştırmaya ihtiyaç duysa da, EMDR’deki bilateral stimülasyon (BLS) REM uykusundaki hızlı, otomatik göz hareketlerini taklit edebilir. İki taraflı uyarım alırken hissettiğiniz deneyimi “sadece fark etmenin”, iyileşmeyi katalize etmek için sessizliği, ritmik davul çalmayı veya müzikle dans etmeyi kullanmaya benzer şekilde yerli şifa uygulamalarında kökleri olduğu ortaya çıktı (Marich, 2022). Müzik doğal olarak EMDR’nin bilindiği ritmik çift taraflı uyarımı içerir.

    Bu anlamda, EMDR 1988’de yaratıldığında bir terapi olarak radikal bir şekilde yeni değildi. Bunun yerine, birçok güçlü şifa terapisi ve uygulamasından gelen şifa unsurlarını birleştiren benzersiz derecede etkili bir paket olarak görülebilir. Daha spesifik olarak, EMDR ile örtüşen kesişen terapiler şunlardır:

    1) Bilişsel-davranışçı terapi (BDT)

    BDT terapisti, danışanın gerçeklere dayanmayan ancak doğru hissedebileceği temel olumsuz bilişlerini/inançlarını olumlu, gerçeklere dayalı, uyarlanabilir bir inanca dönüştürmesine yardımcı olur (örneğin, “Yetersizim” yerine “Yeterince iyiyim”). Ancak BDT’den farklı olarak EMDR’de bu, BDT’de yaygın olan doğrudan düşünce düzeltmeleri yoluyla değil, dolaylı olarak kendiliğinden gerçekleşir.

    İki yöntemin farkı, EMDR’de olumsuz düşünce çarpıtmalarının hatalı bir inanç yerine travmatik ve uyumsuz bir şekilde depolanmış hafıza ağlarının semptomları olarak görülmesidir. EMDR’de hafızayı “iyileştirdiğinizde”, düşünceleriniz doğal olarak daha uyumlu ve genellikle olumlu hale gelir.

    2) Hümanistik, Rogerian

    Hümanistik terapide, terapist danışanı proaktif, şefkatli ve yargılayıcı olmayan bir şekilde dinleyerek değişim yaratmaya yardımcı olur. Benzer şekilde, EMDR terapist tarafından yönetilirken, son derece danışan merkezlidir; danışan her zaman sorumludur ve istediği zaman durabilir veya duraklatabilir. Her ikisi de güç temellidir ve danışanların iyileşmek için gereken tüm kaynaklara zaten sahip olduğuna güvenir.

    EMDR, EMDR terapistinin, travma yeniden işleme aşamalarında danışanın doğal/uyumsal iyileşme mekanizmasının devreye girmesine izin vermek için zaman zaman hümanistik bir terapistten şefkatle daha bağımsız olmasıyla farklılık gösterir. EMDR’nin asıl yeniden işleme kısmı hümanistik terapide olduğu gibi diyalojik değildir.

    3) Psikanalitik

    Freud, travmatik, çözülmemiş anıların psikolojik acıyı körükleyebileceğini erkenden tahmin etmiştir (Haynal, 2008). Hem EMDR hem de psikanalizde serbest çağrışım vardır – danışan o anda aklına gelen her şeyi ifade eder – ancak EMDR’de bu, ikili uyarımdaki periyodik, kısa duraklamalar sırasında olurken, psikanalizde terapist dinlerken ve yorumlarken daha spontane ve konuşmaya dayalıdır. Her ikisi de danışanın sıkıntısının köklerinin geçmişte, genellikle çocuklukta, temelinin oluştuğu yerde olduğunu varsayar.

    4) Farkındalık

    Kabul ve taahhüt terapisi veya farkındalık temelli bilişsel terapi gibi farkındalık temelli terapilerde terapist, danışanın ortaya çıkan travmatik materyal hakkında yargılayıcı olmayan bir farkındalık geliştirmesine yardımcı olur. Bu, tıpkı EMDR’de olduğu gibi travmanın etkilerini kişiselleştirir. Her ikisi de amaçlı, yargılayıcı olmayan şimdiki zaman yönelimine dayanır, ancak EMDR’de bu genellikle eş zamanlı olarak geçmiş travmatik anılara odaklanır (Shapiro & Forest, 2016; Solomon & Shapiro, 2008).

    5) Somatik deneyimleme (SE)

    SE, EMDR’ye kıyasla bedene daha fazla odaklanırken, EMDR de oldukça somatik odaklıdır. Her ikisinde de, danışan travmayla ilgili duygu ve algıları sürekli olarak bedende bulundukları yerle ilişkilendirir ve iyileşme, danışan şimdiki zamanda duyumları yeniden deneyimlediğinde, yeni rahatlama hisleri, içgörüler, algılar ve duygular ürettiğinde gerçekleşir.

    6) Uzun süreli maruz bırakma (PE)

    PE’de danışan travmatik materyal veya durumlardan kaçınmak yerine onlarla yüzleşir ve içinden geçer. Ancak PE’den farklı olarak EMDR, danışanın çözüm için travmayı sözelleştirmesini veya doğrudan yüzleşmesini/karşılaşmasını gerektirmez. Buna göre, EMDR genellikle daha hızlı çalışabilir ve daha az acı verici olabilir.

    7) Anlatı terapisi (NT)

    Oldukça farklı olmalarına rağmen, etkili NT ve EMDR, danışanın travmayla ilişkili olarak kendine bakışında derin bir değişimle sonuçlanır. NT’nin “kişi sorun değildir, sorun sorundur…” sözü ve klinisyenin danışanın sorunun ya da travmanın pençesinden kurtulmasına yardımcı olduğu kendine özgü “dışsallaştırma” süreci, EMDR’nin yeniden hikayeleştirme yönleriyle kesişir (“Ben zayıfım “dan “Ben güçlü bir hayatta kalanım “a). Her ikisi de danışan merkezlidir, güce dayalıdır ve iyileşmek için gereken tüm kaynakların danışanların içinde olduğuna güvenir.

    8) İçsel aile sistemleri terapisi (IFS)

    EMDR, beyni “işlenmemiş” travmatik anıları işlemeye yönlendirecek, doğal olarak uyarlanabilir bir çözüme yol açacak, duygusal yükü azaltacak ve onları olumlu hafıza ağlarına bağlayacak şekilde uyarır. Bu, IFS’deki “Benlik “e, danışanın travmatize olmuş kısımlarına liderlik ve rehberlik edebilen ve EMDR’de danışanın ilerlediği uyarlanabilir yöne benzer şekilde cesur, sakin, net, kendinden emin, bağlı ve şefkatli olan sağlıklı çekirdeğine benzer (yani “Yeterince iyi değilim” den “Olduğum kadar iyiyim” e). Yukarıdaki NT gibi, her ikisi de danışan merkezlidir, güce dayalıdır ve danışanların içinde iyileşmek için gereken tüm kaynakların olduğuna güvenir.

    9) Hipnoz

    Hipnoz bilinçaltı zihinle, EMDR ise bilinçli zihinle çalışsa da, her ikisi de eski, sorunlu tepki verme biçimlerinin bir kenara bırakılmasına, temel deneyimlerin hissedilmesine ve dinlenmesine ve yeni, uyarlanabilir görüşlerin, duyguların, inançların ve kimliklerin doğal olarak gelişmesine olanak tanıyan “özel bir öğrenme durumu” (EMDR’de buna sadece uyarlanabilir bilgi işleme denir) yaratmayı amaçlar. Her ikisi de danışanı bir protokole uymaya zorlamak yerine ona yaratıcı bir şekilde uyum sağlamayı amaçlar.

    10) Çözüm odaklı terapi

    Her ikisi de travmanın olumsuz etkileriyle mücadele eden deneyimleri, davranışları, algıları ve duyguları kasıtlı olarak genişletir ve onaylamaya odaklanır. Yukarıdaki NT ve IFS gibi, her ikisi de işe yarayan şeyleri devam ettirir, aynı zamanda danışan merkezlidir, güce dayalıdır ve danışanların içinde iyileşmek için gereken tüm kaynakların olduğuna güvenir.

    11) İşbirlikçi terapi (CT)

    Her ikisi de her iki taraf için de eşitlikçi, hiyerarşik olmayan bir konum için çabalar ve danışan katılımını, anlaşmasını ve işbirliğini aktif olarak talep eder. Yukarıdaki birkaçı gibi, her ikisi de danışan merkezli, güç temelli ve danışanların iyileşmek için kendi kaynakları olduğuna güveniyor.

    12) Genel olarak evlilik ve aile terapisi

    EMDR terapistleri genellikle travmanın etkilerini kötüleştiren ilişkisel faktörleri belirler ve travmayı iyileştirmek için ilişkisel destek oluştururlar. EMDR terapistleri, EMDR’nin etkinliğini ve potansiyelini güçlendirmek için çift (Linder, 2020) ve aile bağlamlarını (Shapiro ve ark., 2007) dahil etmişlerdir.

    Bu doğrultuda, büyük terapilerin iyileşmedeki etkinliklerini artırmak için tüm dünyanın en iyilerini aldıklarına inanıyorum.

    Yazar: Jason N. LINDER

    Çevirmen: Emine VARGUN


    Kaynak

    https://www.psychologytoday.com/intl/blog/relationship-and-trauma-insights/202212/the-unique-integrative-aspects-of-emdr (28 Aralık 2023)

    Refranslar

    de Jongh, A., Amann, B. L., Hofmann, A., Farrell, D., & Lee, C. W. (2019). The status of EMDR therapy in the treatment of posttraumatic stress disorder 30 years after its introduction. Journal of EMDR Practice and Research, 13(4), 261-269.

    Haynal, A. Freud, His Illness, and Ourselves. Am J Psychoanal 68, 103–116 (2008). https://doi.org/10.1057/ajp.2008.2

    Hoogsteder, L. M., Ten Thije, L., Schippers, E. E., & Stams, G. J. J. (2022). A meta-analysis of the effectiveness of EMDR and TF-CBT in reducing trauma symptoms and externalizing behavior problems in adolescents. International journal of offender therapy and comparative criminology, 66(6-7), 735-757.

    Linder, J. N. (2020). How licensed EMDR and EFT clinicians integrate both models in couple therapy: A thematic analysis (Doctoral dissertation, Alliant International University). Chicago

    Matthijssen, S. J., Lee, C. W., de Roos, C., Barron, I. G., Jarero, I., Shapiro, E., … & de Jongh, A. (2020). The current status of EMDR therapy, specific target areas, and goals for the future. Journal of EMDR Practice and Research, 14(4), 241-284.

    Marich, J. (2022, October 31 {Let’s Talk EMDR Podcast}). EMDR and dissociative disorders [Audio podcast]. https://www.emdria.org/letstalkemdrpodcast/.

    Shapiro, F. E. (2002). EMDR as an integrative psychotherapy approach: Experts of diverse orientations explore the paradigm prism (pp. vii-444). American Psychological Association.

    Shapiro, F. (2007). EMDR, adaptive information processing, and case conceptualization. Journal of EMDR practice and Research, 1(2), 68-87.

    Shapiro, F., & Forrest, M. S. (2016). EMDR: The breakthrough therapy for overcoming anxiety, stress, and trauma. Hachette UK.

    Van der Kolk, B. A., Spinazzola, J., Blaustein, M. E., Hopper, J. W., Hopper, E. K., Korn, D. L., & Simpson, W. B. (2007). A randomized clinical trial of eye movement desensitization and reprocessing (EMDR), fluoxetine, and pill placebo in the treatment of posttraumatic stress disorder: treatment effects and long-term maintenance. Journal of clinical psychiatry, 68(1), 37.

  • Mod terapisi nedir?

    Şema terapideki en önemli kavramlardan biri mod (mode) kavramıdır. Bu yazıda, modun ne olduğunu ve hayatımızı yaşarken hangi modları deneyimleyebileceğimizi sizinle paylaşmak istiyorum. Mod kavramı daha iyi anlamanıza yardımcı olması açısından, Şema nedir? ve Şema terapi nedir? yazılarını okumanızı tavsiye ederim.

    Günlük Dilde Mod Nedir?

    Mod kelimesinin Türkçe Sözlükte karşılığı yok. Bu yüzden ben de biraz daha dolambaçlı bir yoldan gitmek durumundayım. Mod, İngilizce mode kelimesinin Türkçede kullanılan karşılığı. Kelime olarak zihnimde,  “belirli bir şeyi yapabilir hal” gibi bir anlam çağrışıyor. Buna sebep olanın ise, mod kelimesinin günlük hayatta karşılaştığım bazı kullanımları olduğunu söyleyebilirim. Örnek olarak şunları verebilirim: çalışma modu (operation mode), güvenli mod (safe mode), çekim modu (shooting mode) vb.

    Şimdi ise, insani bir deneyim olan mod kavramını ele almaya çalışayım. Bunun için de, günlük hayatta karşılaşabileceğimiz veya kendimizi içinde bulabileceğimiz bir diyaloğu ele alalım:

    Ahmet: Şeref, Taksime gidip biraz dolaşalım mı?

    Şeref: Yok ya. Ben gelmeyeyim. Hiç modumda değilim.

    Ahmet: Hayırdır, neyin var?

    Şeref: Ne bileyim, keyifsiz hissediyorum kendimi.

    Yukarıdaki basit diyalogda Şeref’in “Hiç modumda değilim.” cümlesi bizim için rehber niteliği taşıyacaktır. Kısa muhakemeler işimize yarayabilir:

    • Şeref’in içinde bulunduğu mod, onu Taksim’e götürecek bir mod -Buna Taksim modu diyelim- değil.
    • Şeref şu anda kendini keyifli değil, keyifsiz hissediyor. Buna da keyifsiz mod diyelim.
    • Öyleyse Taksim modu ile keyifsiz mod birbirinden farklı içeriklere sahip.
    • Bu farklılık düşünce alanında, duygu alanında, davranış alanında vb. kendini gösterebilir. Yani Şeref, Taksim modunda olsaydı, başka düşünüp, başka hissedip, başkaca davranabilecekti.

    Hepimiz günlük hayatta kendimizi çok farklı modların içerisinde bulabiliriz. Gezesimiz gelmez, perdeleri çekip yorganın altına gömülmek isteyebiliriz, etrafı neşelendirecek kahkahalar atabiliriz, kalabalık içine girmek istemeyebiliriz vb. Burada önemli olan nokta şudur: İçinde bulunduğumuz her durumun (modun) kendine has duygusu, düşüncesi, davranışı, bedensel deneyimi vb. vardır.

    Mod nedir? Modun bir terim olarak anlamı nedir?

    Şema Terapinin  kurucusu Jeffrey E. Young, psikoterapi çalışmalarında, bazı insanların (özellikle terapiye borderline kişilik bozukluğu gibi sorunlarla gelenlerin) bir halden başka bir hale hızlıca geçtiğini fark etti. Mesela genç bir hanım, seansın belirli bir bölümünde son derece incinmiş bir haldeyken, birkaç dakika sonra son derece öfkeli bir halde olabiliyordu.  Bu durum, Young’ın terapi modeli ola şema terapinin etkisiz kalmasına yol açabiliyordu. Bu durumu anlamaya çalışan Young, MOD kavramının bu geçişleri tasvir edebileceğini fark etti.

    Mod, bir kişi için belirli bir anda aktif olan şemalar (duygular, düşünceler ve bedensel yaşantıların bütünü) ve başa çıkma tepkilerinin toplamıdır.

    Mod “belirli bir zaman” diliminde, içinde bulunduğumuz hali tasvir eder. Kişi belirli bir moddayken o moda uygun düşüncelere ve duygulara sahip olur. O moda uygun bedensel yaşantıları deneyimler. O modun gerektirdiği davranışları sergiler.

    Modlar kişiliğimizin belirli bir yanı olarak düşünülebilir. Öfkeli yanımız, incinmiş yanımız, korkmuş yanımız, aşağılanmış yanımız vb. dediğimizde belirli bir mod yaşantısından bahsetmiş oluruz.

    Jeffrey E. Young çalışmaları esnasında, hastalarının terapide (herkesin de günlük hayatta) 10 farklı modda bulunabileceğini gözlemledi. Söz konusu modlar sağlıklı olabileceği gibi sağlıksız da olabilir. Sağlıksız modların düzeltilmesi için geliştirdiği yönteme de Mod Terapisi adını verdi.

    Şema terapide kavramsallaştırılan 10 mod

    1- Çocuk modları

    Çocuk modları, kendimizi bir çocuk gibi deneyimlediğimiz modlardır. Herhangi bir çocuk modundayken, yaşımız, mesleğimiz, sosyal statümüz ne olursa olsun kendimizi söz konusu çocuk gibi algılarız. Çocuk modlarında bir çocuk gibi üzülür, bir çocuk gibi korkar, bir çocuk gibi incinir ya da bir çocuk gibi mutlu oluruz. Bir çocuk modu olmasına rağmen mutlu çocuk modu, kişiliğimizin sağlıklı yanını temsil eder. Çünkü mutlu çocuk modunda iken en temel insani ihtiyaçlarımız sağlıklı yollarla gidermiş oluruz. Burada dikkat etmemiz gereken nokta, mutlu çocuk ile doyumsuz, şımarık çocuğun aynı çocuk olmadığıdır. Temel olarak 3 çocuk modunu deneyimleyebiliriz:

    • İncinmiş çocuk modu
    • Kızgın ve dürtüsel çocuk modu
    • Mutlu çocuk modu

    2- Uyum bozucu ebeveyn modları

    Ebeveyn modları, bizi büyüten insanlar (illa anne baba olmak zorunda değil) maruz kaldığımız muameleler sonucunda oluşan içsel yanlarımızdır. Bu moddayken kendinize kötü, zarar verici bir ebeveyn gibi davranırsınız. Kendinizden gerçekçi olmayan taleplerde bulunur, kendinize hakaret eder, kendinizi aşağılar ve kendinize ceza verebilirsiniz. Şema terapide temel olarak 3 çeşit ebeveyn modundan söz edebiliriz:

    • Başarı odaklı talepkar ebeveyn modu
    • Duygu odaklı talepkar ebeveyn modu
    • Cezalandırıcı ebeveyn modu

    3- Başa çıkma modları

    Yalnızlık, incinme, terk edilme gibi zor duygularla başa çıkmak için geliştirdiğimiz yanlarımızdır. Bu moddayken mesela, yalnızlığın acısını bastırmak için alkol alabilir, başarısız hissetmemek için çalışmaktan uzak durabilir veya sevilmek karşınızdakine aşırı verici davranabilirsiniz. 3 başa çıkma modu vardır:

    • Teslim olma modu
    • Kaçınma modu
    • Aşırı telafi modu

    4- Sağlıklı yetişkin modu

    Sağlıklı yetişkin modu, kendiliğimizin becerikli, güçlü, sorun çözebilen, gerçeklerle hareket edebilen ve iyi işlev görebilen yanını temsil eder. Entelektüel, sportif, cinsel, estetik gibi alanlardaki aktiviteleri yetişkin yanımız gerçekleştirir. Terapide hedeflenen şey, hayatımıza mutlu çocuk modu ile birlikte yetişkin modun hakim olmasını sağlamaktır. Çünkü yetişkin mod, ihtiyaçlarımıza sağlıklı yollarla ulaşmamıza yardım eden modumuzdur.

    Mod açısından bakıldığında, hayatta ne yaptığımız kadar hangi modda yaptığımız da önemlidir. Mesela başarılı bir iş adamı, kendisinden beklenilen başarıyı gerçekleştirmeye çalıştığı için de başarılı olabilir, kendi içindeki üretkenliği hayata geçirmek için de. İlkinde başa çıkma modunda içsel bir mutsuzluk ve anlamsızlık yaşarken, ikincisinde yetişkin modunda üretken hissedebilir kendini.

    Mod terapisi nasıl bir süreçtir?

    Yukarıda bahsettiğimiz modları hepimiz zaman zaman deneyimleyebilirz. Önemli olan, sağlıksız modlara ne sıklıkta girdiğimiz ve bu modları ne yoğunlukta yaşadığımızdır. Psikolojik açıdan ideal olan, hayatın getirdiği her duyguyu uygun dozda deneyimleyebilmektir. İşler iyi gittiğinde mutlu olmak, ayrılıklarda acı duymak, ürettiğimizde başarılı hissetmek vb. son derece doğaldır. Ancak, sevgilisi tarafından terk edilen birinin, annesi tarafından terk edilen bir çocuk gibi hissetmesi bir mod yaşantısıdır ve terapi gerektirebilir. Çünkü ortada bir anne ve çocuk yoktur.

    Mod terapisinde temel hedef, kişilerin mutlu çocuk modunun eşlik ettiği bir sağlıklı yetişkin modunu güçlendirmektir.

    Mod terapisinde temel hedef, kişilerin mutlu çocuk modunun eşlik ettiği bir sağlıklı yetişkin modunu güçlendirmektir.

    Mod terapisinde genel olarak şöyle bir süreç izlenir:

    Değerlendirme ve Eğitim Aşaması

    Bu aşamada danışanın, sahip olduğu modlar tespit edilir. Danışanın duyguları, düşünceleri, davranışları, anıları, ilişki tarzları vb. ele alınır. Danışan mod kavramından haberdar edilir. Danışanın yaşadıkları mod çerçevesnde yeniden tanımlanır. Hedefler ve beklentiler netleştirilir.

    Değişim Aşaması

    İkinci aşamada ise, danışanın sahip olduğu zarar verici modlara müdahalelerde bulunulur. Bu müdahaleler, duygu teknikleri, düşünce teknikleri, davranış teknikleri ve kişiler arası teknikler şeklinde gerçekleştirilir.

    Yukarıda bahsettiğim modlarla ilgili ayrıntılı bilgileri başka yazılarda vermeyi düşünüyorum. Bu yüzden çok uzun yazmadım.

    Mod kavramıyla ilgili kafanıza takılan soruları ve düşüncelerinizi yazının yorum kısmında benimle paylaşırsanız memnun olurum. Muhabbetle kalın.

  • Şema testi

    Şema Testi, Şema Terapinin kurucusu Jeffrey E. Young tarafından geliştirilmiştir. Testin özgün adı, Young Şema Ölçeği Kısa Form -3’tür. İsterseniz ölçeği indirip kullanabilirsiniz.

    Yönerge: Aşağıda, kişilerin kendilerini tanımlarken kullandıkları ifadeler sıralanmıştır. Lütfen her bir ifadeyi okuyun ve sizi ne kadar iyi tanımladığına karar verin. Emin olamadığınız sorularda neyin doğru olabileceğinden çok, sizin duygusal olarak ne hissettiğinize dayanarak cevap verin.

    Bir kaç soru, anne babanızla ilişkiniz hakkındadır. Eğer biri veya her ikisi şu anda yaşamıyorlarsa, bu soruları o veya onlar hayatta iken ilişkinizi göz önüne alarak cevaplandırın.

    1 den 6’ya kadar olan seçeneklerden sizi tanımlayan en yüksek şıkkı seçerek her sorudan önce yer alan boşluğa yazın.

    Derecelendirme:

    1. Benim için tamamıyla yanlış
    2. Benim için büyük ölçüde yanlış
    3. Bana uyan tarafı uymayan tarafından biraz fazla
    4. Benim için orta derecede doğru
    5. Benim için çoğunlukla doğru
    6. Beni mükemmel şekilde tanımlıyor

    Değerlendirme:

    Her bölüm (şema) için, ilgili maddeleri puanlayınız. Bir maddeye en az 1 en fazla 6 puan verebilirsiniz.

    İlgili şemanın toplam puanını hesaplayın. Toplam -diyelim ki 25- puanı , soru sayısına -diyelim ki 5- bölün. Çıkan sonuç -bu durumda 5- sizin o şema için test puanınızdır.

    Test puanınız ne kadar yüksekse, ilgili şemaya o kadar sahipsiniz demektir. Sonucun 1 olması, o şemaya neredeyse sahip olmadığınızı, sonucun 6 olması, o şemaya -bu teste göre- en yüksek düzeyde sahip olduğunuzu gösterir.

    Şema Testi Maddeleri

    1- Duygusal Yoksunluk Şeması

    1_____ 19_____ 37_____ 55____ 73____ Toplam: _____

    1. _____   Bana bakan, benimle zaman geçiren, başıma gelen olaylarla gerçekten ilgilenen kimsem olmadı.

    19. _____  Çevremde bana sıcaklık, koruma ve duygusal yakınlık gösteren kimsem yok.

    37. _____  Birisi için özel olduğumu hiç hissetmedim.

    55. _____  Beni gerçekten dinleyen, anlayan veya benim gerçek ihtiyaçlarım ve duygularımı önemseyen kimsem olmadı.

    73. _____  Hayatımda ne yapacağımı bilmediğim zamanlarda uygun bir öneride bulunacak veya beni yönlendirecek kimsem olmadı.


    2- Terk Edilme Şeması

    2 _____ 20_____ 38_____ 56 _____ 74_____ Toplam: _____

    2. _____  Beni terk edeceklerinden korktuğum için yakın olduğum insanların peşini bırakmam.

    20. _____  Diğer insanlara o kadar muhtacım ki onları kaybedeceğim diye çok endişeleniyorum.

    38. _____  Yakınlarımın beni terk edeceği ya da ayrılacağından endişe duyarım

    56. _____  Önem verdiğim birisinin benden uzaklaştığını sezersem çok kötü hissederim.

    74. _____  İnsanların beni terk edeceği endişesiyle bazen onları kendimden uzaklaştırırım.


    3- Kuşkuculuk Şeması

    3_____ 21_____ 39_____ 57_____ 75_____ Toplam:  _____

    3. _____  İnsanların beni kullandıklarını hissediyorum

    21. _____  İnsanlara karşı tedbiri elden bırakamam yoksa bana kasıtlı olarak zarar vereceklerini hissederim.

    39. _____  Herhangi bir anda birileri beni aldatmaya kalkışabilir.

    57. _____  Diğer insanların niyetleriyle ilgili oldukça şüpheciyimdir.

    75. _____  Genellikle insanların asıl veya art niyetlerini araştırırım.


    4- Sosyal İzolasyon Şeması

    4_____ 22_____ 40_____ 58_____ 76_____ Toplam: _____

    4. _____  Uyumsuzum.

    22. _____  Temel olarak  diğer insanlardan farklıyım.

    40. _____  Bir yere ait değilim, yalnızım.

    58. _____  Kendimi diğer insanlara uzak veya kopmuş hissediyorum.

    76. _____  Kendimi hep grupların dışında hissederim.


    5- Kusurluluk / Utanç Şeması

    5_____ 23_____ 41_____ 59_____ 77_____ Toplam: _____

    5. _____  Beğendiğim hiçbir erkek/kadın, kusurlarımı görürse beni sevmez.

    23. _____  Gerçek beni tanırlarsa beğendiğim hiç kimse bana yakın olmak istemez.

    41. _____  Başkalarının sevgisine, ilgisine ve saygısına değer bir insan değilim.

    59. _____  Kendimi sevilebilecek biri gibi hissetmiyorum.

    77. _____  Kabul edilemeyecek pek çok özelliğim yüzünden insanlara kendimi açamıyorum veya beni tam olarak tanımalarına izin vermiyorum.


    6- Başarısızlık Şeması

    6_____  24_____ 42_____ 60_____ 78_____ Toplam:  _____

    6. _____  İş (veya okul) hayatımda neredeyse hiçbir şeyi diğer insanlar kadar iyi yapamıyorum

    24. _____  İşleri halletmede son derece yetersizim.

    42. _____  İş ve başarı alanlarında birçok insan benden daha yeterli.

    60. _____  İş (okul) hayatımda diğer insanlar kadar yetenekli değilim.

    78. _____ İş (okul) hayatımda diğer insanlar kadar zeki değilim.


    7- Bağımlılık / Yetersizlik Şeması

    7_____ 25_____ 43_____ 61_____ 79_____ Toplam: _____

    7. _____  Günlük yaşamımı tek başıma idare edebilme becerisine sahip olduğumu hissetmiyorum.

    25. _____  Gündelik işlerde kendimi başkalarına bağımlı biri olarak görüyorum.

    43. _____  Doğru ile yanlışı birbirinden ayırmakta zorlanırım.

    61. _____  Gündelik işler için benim kararlarıma güvenilemez.

    79. _____  Ortaya çıkan gündelik sorunları çözebilme konusunda kendime güvenmiyorum.


    8- Tehditler Karşısında Dayanıksızlık Şeması

    8_____ 26_____ 44_____ 62_____ 80_____ Toplam: _____

    8. _____  Kötü bir şey olacağı duygusundan kurtulamıyorum.

    26. _____  Her an bir felaket (doğal, adli, mali veya tıbbi) olabilir diye hissediyorum.

    44. _____  Fiziksel bir saldırıya uğramaktan endişe duyarım.

    62. _____  Tüm paramı kaybedip çok fakir veya zavallı duruma düşmekten endişe duyarım.

    80. _____  Bir doktor tarafından herhangi bir ciddi hastalık bulunmamasına rağmen bende ciddi bir hastalığın gelişmekte olduğu endişesine kapılıyorum.


    9- İç İçelik / Gelişmemiş Benlik Şeması

    9_____ 27_____ 45_____ 63_____ 81_____ Toplam: _____

    9. _____  Anne babamdan ayrılmayı, bağımsız hareket edebilmeyi, yaşıtlarım kadar, başaramadım.

    27. _____  Annem, babam ve ben birbirimizin hayatı ve sorunlarıyla aşırı ilgili olmaya eğilimliyiz.

    45. _____  Annem, babam ve ben özel hayatımız birbirimizden saklarsak, birbirimizi aldatmış hisseder veya suçluluk duyarız.

    63. _____  Çoğunlukla annem ve babamın benimle iç içe yaşadığını  hissediyorum-Benim kendime ait bir    hayatım yok.

    81. _____  Sık sık annemden babamdan ya da eşimden ayrı bir kimliğimin olmadığını  hissediyorum.


    10- Boyun Eğicilik Şeması

    10_____ 28_____ 46_____ 64_____ 82_____ Toplam: _____

    10. _____  Eğer istediğimi yaparsam, başımı derde sokarım diye düşünürüm.

    28. _____  Diğer insanların isteklerine uymaktan başka yolum yokmuş gibi hissediyorum; eğer böyle yapmazsam bir şekilde beni reddederler veya intikam alırlar.

    46. _____  İlişkilerimde, diğer kişinin yönlendirici olmasına izin veririm.

    64. _____ Kendim için ne istediğimi bilmediğim için daima benim adıma diğer insanların karar vermesine izin veririm.

    82. _____  Haklarıma saygı duyulmasını ve duygularımın hesaba katılmasını istemekte çok zorlanıyorum.


    11- Kendini Feda Şeması

    11_____ 29_____ 47_____ 65_____ 83_____ Toplam: _____

    11. _____  Genellikle yakınlarıma ilgi gösteren ve bakan ben olurum.

    29. _____  Başkalarını kendimden daha fazla düşündüğüm için ben iyi bir insanım.

    47. _____  Yakınlarımla o kadar meşgulüm ki kendime çok az zaman kalıyor.

    65. _____  Ben hep başkalarının sorunlarını dinleyen kişi oldum.

    83. _____  Başkaları beni, diğerleri için çok, kendim için az şey yapan biri olarak görüyorlar.


    12- Duyguları Bastırma Şeması

    12_____ 30_____ 48_____ 66_____ 84_____ Toplam: _____

    12. _____  Olumlu duygularımı diğerlerine göstermekten utanırım (sevdiğimi, önemsediğimi göstermek gibi).

    30. _____  Duygularımı diğerlerine açmayı utanç verici bulurum.

    48. _____  İnsanlarla beraberken içten ve cana yakın olmak benim için zordur.

    66. _____  Kendimi o kadar kontrol ederim ki insanlar beni duygusuz veya hissiz bulurlar.

    84. _____  Diğerleri beni duygusal olarak soğuk bulurlar.


    13- Yüksek Standartlar Şeması

    13_____ 31_____ 49_____ 67_____ 85_____ Toplam: _____

    13. _____  Yaptığım çoğu şeyde en iyi olmalıyım; ikinci olmayı kabullenemem.

    31. _____  En iyisini yapmalıyım, “yeterince iyi” ile yetinemem.

    49. _____  Tüm sorumluluklarımı yerine getirmek zorundayım.

    67. _____  Başarmak ve bir şeyler yapmak için sürekli bir baskı altındayım.

    85. _____  Kendimi sorumluluktan kolayca sıyıramıyorum veya hatalarım için gerekçe bulamıyorum.


    14- Haklılık Şeması

    14_____ 32_____ 50_____ 68_____ 86_____ Toplam: _____

    14. _____  Diğer insanlardan bir şeyler istediğimde bana “hayır” denilmesini  çok zor kabullenirim.

    32. _____  Ben özel biriyim ve diğer insanlar için konulmuş olan kısıtlamaları veya sınırları kabul etmek zorunda değilim.

    50. _____  İstediğimi yapmaktan alıkonulmaktan veya kısıtlanmaktan nefret ederim.

    68. _____  Diğer insanların uyduğu kurallara ve geleneklere uymak zorunda olmadığımı hissediyorum.

    86. _____  Benim yaptıklarımın, diğer insanların katkılarından daha önemli olduğunu hissediyorum.


    15- Yetersiz Özdenetim Şeması

    15_____ 33_____ 51_____ 69_____ 87_____ Toplam: _____

    15. _____  Kendimi sıradan ve sıkıcı işleri yapmaya  zorlayamam.

    33. _____  Eğer  hedefime ulaşamazsam kolaylıkla yılgınlığa düşer ve vazgeçerim.

    51. _____  Uzun vadeli amaçlara ulaşabilmek için şu andaki zevklerimden fedakarlık etmekte  zorlanırım

    69. _____  Benim yararıma olduğunu bilsem bile hoşuma gitmeyen şeyleri yapmaya kendimi zorlayamam.

    87. _____  Kararlarıma nadiren sadık kalabilirim.


    16- Onay Arayıcılık Şeması

    16_____ 34_____ 52_____ 70 _____ 88_____ Toplam: _____

    16. _____  Paramın olması ve önemli insanlar tanıyor olmak beni değerli yapar.

    34. _____  Başkalarının da  farkında olduğu başarılar benim için en değerlisidir.

    52. _____  Başkalarından yoğun bir ilgi görmezsem kendimi daha az önemli hissederim.

    70. _____  Bir toplantıda fikrimi söylediğimde veya bir topluluğa tanıtıldığımda onaylanılmayı ve takdir görmeyi isterim.

    88. _____  Bir dolu övgü ve iltifat almam kendimi değerli birisi olarak hissetmemi sağlar.


    17- Karamsarlık Şeması

    17_____ 35_____ 53_____ 71_____ 89_____ Toplam: _____

    17. _____  Her şey yolunda gidiyor görünse bile, bunun bozulacağını hissederim.

    35. _____  İyi bir şey olursa, bunu kötü bir şeyin izleyeceğinden endişe ederim.

    53. _____  Yeterince dikkatli olmazsanız, neredeyse her zaman bir şeyler ters gider.

    71. _____  Ne kadar çok çalışırsam çalışayım, maddi olarak iflas edeceğimden ve neredeyse her şeyimi kaybedeceğimden endişe ederim.

    89. _____  Yanlış bir kararın bir felakete yol açabileceğinden endişe ederim.


    18- Cezalandırılma Şeması

    18_____ 36_____ 54_____ 72_____ 90_____ Toplam: _____

    18. _____  Eğer bir yanlış yaparsam, cezalandırılmayı hakkederim.

    36. _____  Eğer yanlış yaparsam, bunun özrü yoktur.

    54. _____  Eğer işimi doğru yapmazsam sonuçlara katlanmam gerekir.

    72. _____  Neden yanlış yaptığımın önemi yoktur; eğer hata yaptıysam sonucuna da katlanmam gerekir.

    90. _____  Ben cezalandırılmayı hak eden kötü bir insanım.


    Şema Ölçeğini mobil uygulama üzerinden uygulamak için şu linke tıklayabilirsiniz.

    Kaynak: Soygüt, G., Karaosmanoğlu, A. ve Çakır, Z. (2009). Erken Dönem Uyumsuz Şemaların Değerlendirilmesi: Young Şema Ölçeği Kısa Form-3’ün Psikometrik Özelliklerine İlişkin Bir İnceleme. Türk Psikiyatri Dergisi, 20 (1), 75-84.

  • Şema modu nedir?

    Modun karşılığı, yan, taraf olarak düşünülebilir. Tüm varlığıyla sigarayı bırakmak istediğini söyleyen kişinin “bir yanı” da sigarayı bırakmak istemez. Aslında gitmem gerektiğini düşünmeme rağmen bir yanım kalmam yönünde baskı yapabilir bana.

    Modlar/yanlar, kişinin içinde bulunduğu andaki basın ruh durumu olarak düşünülebilir. Modlar, kişiliğimizden ayrı olarak bir yanımızı temsil eden ruhsal yapılar; kendiliğin diğer parçalarıyla bütünleşmemiş yapılar olarak düşünülebilirler.

    Şemaların ya da başa çıkma tepkilerinin tetiklenmesiyle etkin hale gelebilirler.

    Ego state/ego durumu kavramıyla çakışırlar.

    Kişinin en genel anlamda yaşamını, pek çok şema belirleyebilir. Ancak bu şemaların hepsi her an aktif olmayabilir. Şemalardan biri veya birkaçı aktifken diğerleri pasif durumda olabilir. Şema modu, kişinin o andaki etkin şemalarını temsil eder. Kişinin şema modunun değişimiyle birlikte yeni şemaları aktif hale gelebilir.

    insanın içinde temelde 3 farklı taraf/yan/mod/ego bulunur. Bu modlar kabaca, çocuk, ebeveyn ve yetişkin modu olarak düşünülebilir. Şema modlarını şu şekilde kategorize edebiliriz:

    I- Çocuk modları

    İncinmiş çocuk modu: Bu moda kişi kendini, üzgün, mutsuz, kaybetmiş, ihmal edilmiş, önemsiz, aşağılanmış; kısaca incinmiş çocuk gibi hisseder.Kızgın çocuk modu: Kişi kendini, öfkeli, engellenmiş, hayal kırıklığına uğramış; duygusal ya da fiziksel ihtiyaçları giderilmemiş çocuk gibi hisseder.

    Dürtüsel/disiplinsiz çocuk modu: Bu moda kişi, her istediğini anında elde etmeye alışkın çocuk gibidir. Kendini kontrol etmeyi bilmez; beklemeye tahammülü yoktur. Şımarıkça tutumları vardır.

    Mutlu çocuk modu: Bu moddaki kişinin en temel özelliği, kendini temel ihtiyaçları giderilmiş, mutlu olarak algılamasıdır.

    II- Ebeveyn modları

    Cezalandırıcı ebeveyn modu: Kişi bu modda kurallara aşırı duyarlıdır. Kural, amacın önüne geçmiştir. Kişi kurallara uymayan(kendi de dahil)ların mutlaka cezalandırılmaları gerektiğini düşünür.

    Talepkar ebeveyn modu: Kişinin, sanki içindeki ebeveyninin kendinden sürekli, zorlayıcı bir şeyler istediğini hissetmesidir. Kişi çok çalışmalı, en iyisini yapmalı, düzenli olmalı, ahlaklı olmalı vb. Kişinin duygularını açması ya da kendini ortaya koyması kendine yanlış gibi gelir.

    III- Uyumsuz başa çıkma modları

    Söz dinleyen/teslimci mod: Haksız eleştirilere, kendisini zorlayıcı taleplere karşı gelmez. Kendine zor da gelse kendinden istenileni yerine getirir. Kendi ihtiyaçlarını dile getirmez.

    Yalnız kahraman/kopuk korungan modu: İnsanların yardımına kendini kapatır; kendi içine kapanır. Diğer insanlarla duygusal alış verişte bulunmaz. İhtiyaçlarını belli etmez. Kendini boş, dağınık, kişiliksiz vb. hisseder.

    Aşırı telafi modu: Orantısız kendini beğenmişlik, kibir, insanlara tepeden bakma, baskı, yönlendirme, statüye düşkünlük, dikkat çekme çabaları vb. ile karakterizedir. Tüm bu davranışlar, giderilememiş temel ihtiyaçları telafi için geliştirilmiştir.

    IV- Sağlıklı yetişkin modu

    Kişiliğin sağlıklı yetişkin tarafıdır. Bu moddayken kişi kendinin, temel ihtiyaçlarının, sağlıksız modlarının farkındadır. Bu olumsuz taraflarını değiştirmeye çalışır. Kendisi ve diğerleriyle barışık bir tutum sergiler. İnsanları sever; dengeli şekilde çalışır ve üretir.

    Şema terapinin nihai amacı, kişide, sağlıklı yetişkin modunun ve onun kontrolünde mutlu çocuk modunun gelişimini sağlamaktır.

  • Başa çıkma biçimleri nelerdir?

    Başa çıkma biçimleri şema terapinin temel öğesidir. Bu durum olumsuz, istenmeyen durumlara karşı “Ne yapıyorum?” sorusunun cevabıyla netleştirilebilir. İnsanlar şemalarının tetiklenmesiyle/ şema yaşantılarıyla çok farklı şekillerde başa çıkabilirler.

    Tüm bu yaşantılar bir noktaya kadar işe yarar olabilir; ancak zamanla hayatımızı olumsuz etkileyebilirler. Bu farklı başa çıkma biçimlerini en genel anlamda 3 kategori altında toplayabiliriz.

    I- Şema Teslimi: Şemaları kuvvetlendirecek tutumların takınılmasını ifade eder. Mesela terk edilme şeması olan bir insanın, eninde sonunda onu terk edecek birini(evli, çapkın vb.) seçmesi; kusurluluk şeması olan birinin daha çok aşağılayıcı, eleştirel arkadaşlar edinmesi; dayanıksızlık şeması olan birinin gazetelerin üçüncü sayfa haberlerini okuması gibi.

    II- Şema Kaçınması: Şemadan ve şemanın ortaya çıkaracağı rahatsız edici duygulardan kaçmak için kişinin uyguladığı düşünsel, duygusal ve davranışsal yöntemlerdir. Mesela çirkin olduğuna inanan (kusurluluk şeması) birinin, bu duyguyla yüzleşmemek için aynaya bakmaması, düğünlere katılmaması bu grupta düşünülebilir. Young bu kaçınma tepkilerini şu başlıklar altında toplamıştır:

    • Psikosomatizm
    • Sıkıntıyı yok saymak
    • Üzüntüyü yok saymak
    • Sosyal çekilme
    • Mantıksallık
    • Anıları bastırmak
    • Kendini avutmak
    • Çocukluk dönemini idealleştirmek
    • Öfkeyi bastırmak
    • Madde kullanımı
    • İşkoliklik

    III- Şema Aşırı Telafisi: Şemanın tam tersi davranışları ortaya koymaktır. Mesela insanlar tarafından sevilmediğine inanan (duygusal yoksunluk şeması) biri, insanlardan aşırı şekilde sevgi talep edebilir; fakat bu durum insanları kendinden daha da uzaklaştırabilir. Young?un listelediği aşırı telafi mekanizmaları şunlardır:

    • Onay düşkünlüğü
    • Asilik
    • Titizlik
    • Özgür ruh
    • Dik başlılık
    • Mesafelilik
    • Bencillik
    • Saldırganlık
    • Tepkililik
    • İyimserlik
    • Baskınlık

    Şema ile başa çıkma biçimlerini Duygusal Yoksunluk şeması üzerinde değerlendirirsek Şema Teslimi, soğuk eşler seçmek ve duygusal ihtiyaçları dile getirmemek; Şema Kaçınması, yakın ilişkilerden uzak durmak; Şema Aşırı Telafisi birlikte olduğumuz insanlara karşı duygusal ısrarcı, bıktırıcı derecede talepkar davranmak şeklinde ifade edilebilir.